blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.07.2009

Son Okuduğum Kitaplar





















Masumiyet Müzesi
Tek kelimeyle mükemmel! Bu adam İstanbul'u herkesten daha iyi biliyor!



Bilgelik Hikayeleri
Bilgelik, din, vs. konularında kısa kısa...



Diriliş
Ruslarla bizler arasında 100 yıllık bir fark var.



Vadideki Zambak
Bu 10 yılımda daha fazla keyif aldım.



Budala
Yazın Dostoyevski'ye bolca vakit var.



İçinizdeki öküze oha deyin!
Kişisel gelişime iyi geçirilmiş, "Hmmm," demek için!



Büyük Umutlar
Yazın boş vakitleri bu klasiklerle değerlendirmeli!



Gümüş Kurşun
Enron'un çöküşünü anlatan müthiş sürükleyici bir kitap. Tatil ya da izin dönemlerinde okunacak cinsten.



Dünyayı Değiştiren İş Modelinin Soluk Kesen Gerçek Öyküsü
Etkileyici ve ilham verici!



Olasılıksız
6 ay kenarda duran fakat okumam için 2 günüm alan harika bir roman!



Ama Hangi Atatürk
Atatürk'e diğerlerinden farklı bir bakış açısı



İhanet Çemberi
Ergenekon-PKK ilişkisi hakkında ilginç bir kitap!



AKP Gerçeği ve Laik Darbe Fiyaskosu
Osman Ulagay'ın, son 1 yıldaki olayları değerlendirdiği yeni kitabı.


12 Mart İhtilalin Pençesinde Demokrasi
Beraberinde gelen DVD ile birlikte yakın dönem tarihi hakkında kütüphanenizde olması gereken bir eser.



Cumhuriyetin Tarihi
Resmi söylemin dışında cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar geçen zamanı dönemin önemli kaynakları referans gösterilerek anlatan titiz bir çalışma. Özellikle son dönemlerdeki gelişmeleri doğru analiz edebilmek için eşşiz bir kaynak.



Ceo Olmanın Yolları
"AT&T'nin eski CEO'sunun Amerikan CEO'larına eleştirisel bakışı ve buradan yola çıkara ideal CEO profili, bir yerlerde elinize geçerse ve de boş vaktiniz varsa okunacak cinsten"



Karamazov Kardeşler
Son 1000 yılın en iyi romanı, şu tatil günleri bu eseri okumak için bulunmaz fırsat



Ankara'da Gölge Oyunları
Güncel olayların arkasındaki gerçeklere ışık tutuyor



Çankaya Nöbeti
Cumhurbaşkanlığının dünden bugüne gelişimi hakkında etkileyici bir kitap



Çankaya Gelenler Gidenler
Gazeteci C. Arcayürek'in perspektifinden







The World Is Flat
Son yıllardaki gelişmeleri anlamak isteyenlerin ve dünyanın neden gittikçe düzleştiğini anlatan harika bir kitap.

The Age of Turbulence
Maestro'dan günümüze kadarki ekonomik gelişmeler hakkında yorumlar ve gelecek tahminleri. Ekonomi öğrenmek isteyenlerin ders kitapları dışında başvuracakları ilk kitap.

1.03.2009

Bloglara cevap verme diyagramı

Diyelim ki şirketiniz, kurumunuz, derneğiniz ya da örgütünüz hakkında benim gibi densizler bloglarında yazı yazdılar. Bu gibi durumda ne yapmayı planlıyorsunuz?

Valla yapılacak çok fazla şey yok. Hemen en yakın mahkemeye başvuruyorsunuz. Aslında Diyarbakır, Hakkari gibi yerlerde elemanlarınız varsa oralara başvurun ki benim gibi gariban blogger’lar oraya kadar gidemeyecekleri için savunma yapamasınlar. Sonrasında Telekomünikasyon Kurumu bloga “Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir” başlıklı tasarımın günün ihtiyaçlarına göre değiştiği güzel bir yazı ekliyorlar. Böylece sorununuz hallledilmiş oluyor.

Tabi, bu Türkiye gibi bir ülkede olan bir uygulama. Elin ABD’sinde böyle bir çözüm yöntemi olmadığı için kurumlar farklı yöntemlere başvuruyorlar.

Aşağıdaki diyagram da ABD Hava Kuvvetleri’nin meseleye ele alış şeklini yansıtıyor. Adamlar üşenmemişler iletişimin standart olması için standart bir prosedür hazırlamışlar. Bu Amerikalılar’da çok salak insanlar yahu! Kahvenin üzerine bile “dikkat çok sıcaktır” şeklinde uyarı yapıp prosedür ortaya koyuyor.

Bak bize! Türk işi bir çözümümüz var. Öyle “evet” ya da “hayır”larla olayı dallandırıp budaklandırmaya ne gerek var? Kapattırıverirsin olur biter.

1.02.2009

Düşün düşün kötüdür işin...

Kanada’da yapılan bir araştırmaya göre insanlar düşündükçe kilo alıyorlarmış:

ANKARA - Kanada’nın Quebec kentindeki Laval üniversitesinde yapılan araştırmaya göre, düşünmenin yarattığı stres çok yemeye yol açıyor. Araştırmada, 14 öğrencinin, kendilerine verilen 3 ödevi yerine getirdikten sonra gıda tüketimleri ölçüldü.

Öğrencilerden ilk ödev olarak oturarak rahatlamaları istendi. İkinci ödevde bir metni okumaları ve sonra özetlemeleri istenen öğrencilerden son ödevlerinde bilgisayarda hafıza ve dikkat gerektiren testleri yapmaları istendi. 45 dakika süren her faaliyetten sonra öğrenciler açık büfeye davet edildi.
Zihinsel faaliyetlerde daha az enerji harcanmasına rağmen yapılan ölçümlerde öğrencilerin, okuma ve özet çıkarmadan sonra 203’ten fazla, bilgisayar testlerinden sonra da 253’ten fazla kalori aldıkları tespit edildi. Oturarak rahatlama ödevindeki kalori alımının ise diğerlerine göre az olduğu belirlendi.

Ben de düşünüyordum niye sürekli kilo alıyorum diye. Meğer kısır bir döngünün içerisine girmişiz!

12.22.2008

Başarı için ne gerekli?

Başarı için ne gerekli?

Facebook’ta bir arkadaşımın yandaki fotoğrafını görünce şöyle bir yorum yapmıştım:

“bu resimde insan vücudunun kusursuzluğunu görüyorum. iyi bir eğitim ve terbiyeyle hemen her şeyi yapılabileceğini gösteriyor. Bu tematik çalışmamla beraber seni de kutluyorum esatçım.”

Tabi, o da sağ olsun şöyle bir cevap yazmış:

“:) tesekkur ettim. gaza geldim... :P”

tek elYaklaşık 105 kilo birisi olarak benim için bu hareketi yapmak imkânsız gibi bir şey. Ama ben lisedeyken bu adamla hemen hemen aynı fiziksel özelliklere sahiptim. Fakat aradan geçen 10 yıldan sonra işler çok değişmiş…

Bence doğuştan gelen yetenek diye bir şey yok. Ufak tefek farklılıklar dışında hemen hemen her insan aynı donanımla doğuyor. Fakat hayatta farklı alanlarda uzmanlaşmamızı sağlayan tamamıyla çevresel faktörler ve bizim bu çevresel faktörler karşısındaki tepkimiz.

Neyse efendim resim hakkında bu yorumdan sonra beni bu yazıyı yazmaya yönelten asıl sebebe gelebiliriz. O da aşağıdaki video.

 

Charlie Rose, Big Picture sayesinde keşfettiğim önemli kaynaklardan bir tanesi. Bütün videolarını Google Reader’a düştükçe izlemeye çalışıyorum.

Bu videoda ise Tipping Point, Blink ve son olarak Outliers adlı kitapların yazarı olan Michael Gladwell’le yapılan bir söyleşi var. Yazarı daha önceden duymadıysam da görünümünden tipik bir New Yorker yazarı olduğu anlaşılıyor –arada sırada yazılarımda magazinsel öğeler bulundurmaya çalışıyorum.

Videoyu izlemeye devam ederken Kariyer Yolculuğu’nun şu blog yazısı aklıma geldi.  Bir de ben bunları bir yerden hatırlıyorum diyordum…

Video gerçekten çok etkileyici. Yarım saat sürmesine rağmen sıkılmadan ilgiyle izliyorsunuz.

İnanılmaz bir başarı ortaya koymak için –kitapta sanırım bu tür başarılara “outliner” deniyor- aslında yüksek I.Q.’ya ihtiyacınız yok.

Tamam, yeterli bir zekaya sahip olmalısınız –bu da sanırım 120 civarı- fakat işin önemli bir kısmı sıkı çalışma, inanç ve şans.

Videoda Bill Gates, ve Yahudi avukatlar için verilen örnekler gayet ilginç tespitler.

Fakat Asyalıların Matematik’te başarılı olmasının ardında yatan sebep konusunda ise Gladwell’in anlattığı teoriyi çok tutmadım doğrusu. Bence Amerika’daki Asyalıların matematik ve mühendislik gibi alanlarda başarılı olması, bunun ekonomik olarak bir üst sınıfa geçmek için uygun bir yol olması. Anne ve babaları işçi olan ikinci kuşak mühendis ve bilim adamı Amerika’daki Asyalıların çocuklarının gittikçe sanat, edebiyat, tarih gibi alanlarda uzmanlaşması bunun da önemli bir göstergesi.

Herhangi bir alanda başarılı olmak için 10 bin saat çalışma konusuysa verilen keyifli örnekler düşünülürse doğru bir tespit. Kendi kişisel gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki gerek iş hayatında  gerekse de akademik dünyada başarılı bulduğum insanların çoğu 10 yıl çizgisini geçmiş insanlar.

Bunun dışında videoda şu sözü çok tuttum: “Experience rich; theory poor!”. Maalesef hayatta çoğu insan çok zengin tecrübeler ediniyor fakat bu tecrübeleri organize edip, düzenli bir birikim haline dönüştürmeyi beceremiyor.

Neyse efendim, gecenin bu saatinde ilham verici bir şeylerle karşılaşmak son derece güzel oldu. Vakit bulunca videoyu izlemenizi kesinlikle tavsiye ederim.

10.14.2008

Orhan Pamuk'un Frankfurt Kitap Fuari konusmasinin ardindan

Orhan Pamuk hakkında en son Nobel Edebiyat Ödülü alırken yaptığı konuşmaya istinaden bir yazı yazdım.


O yazının üzerinden hemen hemen 2 yıl geçti. O yazı site loglarında "Orhan Pamuk hangi kitabıyla Nobel ödülü aldı?" sorusuna cevap arayanlar tarafından tercih edilse de orada farklı şeyler anlatmaya çalışmıştım. Bu arada bu sorunun cevabını arayanlar içn "Nobel Edebiyat Ödülü" herhangi bir kitap üzerine verilmiyor. Yazarın kendisine veriliyor. O yüzden buradan da "Kitaplarıyla Nobel'i hak etmiyor; onunkisi sadece siyasi sebeplerden.." diyen dangalaklara da cevap vereyim istedim. Bir de bana içinde siyasetin olmadığı bir şey söyleyin? Birden fazla insanın karıştığı hiç bir durum siyaset dışında kalamaz; ama herkesin üzerinde anlaştığı siyasi durumlar olabilir.



O bu ödülü almadan önce de Yaşar Kemal bu ödüle en yakın Türk gibi duruyordu. Ben Orhan Pamuk'a göre Yaşar Kemal'i daha çok severim -hatta Facebook'taki profilimde en çok sevdiğim kitaplar listesi onun kitaplarıyla doludur- ama bu ödülü Orhan Pamuk aldı. Maalesef, Nobel koridorlarında gözlerden uzak odalarda da gizli pazarlıklar yapılıyor!


Yok, yok! Ben böyle şeyler ortaya atmayı beceremiyorum. Bir Ahmet Hakan ya da bir Ahmet Çakar değilim yani. Fakat o zamanlar da "Nobel'i bu adamlara verirseler kesin siyasi sebeplerden verirler. Baksana adamın Kürtler için dediklerine!" diyenler vardı. Yoksa, onun Nobel'i alamaması -şimdilik- Yaşar Kemal'in iyi bir Kürt siyaseti yapamadığına mı yormak lazım?


Neyse efendim, biz bu yazının başlığındaki konuya geri dönelim -bu arada şunu farkettim: yazılarımda ancak 3-4. paragrafta girebiliyorum-. Masumiyet Müzesi ile bu günlerde zaten çok konuşuluyor kendisini. Hatta geçen pazar Güneri Civaoğlu'nun -adam yaşlandıkça Jack Nicholson'a daha çok benziyor- bir pazar programında gördüm kendini. Bu arada Güneri Civaoğlu'nun kariyeri de ilginç bir yöne doğru gidiyor. Bir dönemler ana haber bülteninden sonra yaptığı haber yorumu programıyla tanırdık onu. Fakat Engin Ardıç kadar iyi ayar veremediğinden olsa gerek o program çok tutmadı. Şu aralar Milliyet'teki köşesinde bir şeyler karalasa da pek kimsenin ciddiye aldığı birisi değil. O da bunu anlamış olacak ki Pazar günü magazin tadıyla Şeffaf Oda'yla kendi halinde takılıyordu.


Yine de Orhan Pamuk'la yeni yayın dönemine sıkı bir giriş yaptı. Kaçıranların bu programı izlemelerini tavsiye ederim. Şimdi beceriksizler'den linkini koyardım ama gurbetçi kardeşlerimiz dizilerden başka bir şey "capture" etmiyorlar ki.


O programı izlerken Orhan Pamuk'un Türkiye'yi ve Türk insanı ne kadar iyi tanıdığını ve bunu nasıl da iyi bir şekilde bize aktardığını daha iyi kavradım. Özellikle son günlerin önemli konularındaki tespitleri çok da yerindeydi bence. Mesele Ergenekon'u, kadınların Türk toplumundaki yeri, son günlerde yükselen milliyetçiliği, Türk insanın kendi içine kapanışını çok iyi tahlil etti. Ha bunu yaparken iyi bir "uslubu" yokmuş... Ne fark eder? Hatta o söyleşide Frankfurt Fuarı'nda yapacağı konuşmadan da ipuçları vermişti. Yine birileri ayar alacaktı.


Yakında Youtube, Google Video, Soapbox vs. ortamlarına düşecek Frankfurt Fuarı konuşmasını ben çok beğendim. Söz verdiği ayarı da eksiksiz bir şekilde verdi. 301'den "yararlanan" yazarları, "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" psikolojisini, Batının bazı değerlerine "Türk kültürüne ters" deyip soğuk bakmanın nasıl bazen "demokrasi, eşitlik, kadın hakları" gibi kavramların yerleşmemesine neden olduğunu çok güzel bir şekilde anlattı. Hatta bunu yaparken tanıdığımız Orhan Pamuk gibi anlattı. Yine Babamın Bavulu'na benzer bir hikayeydi her şey. Bu da kitap olarak yayınlanırsa hiç şaşırmam. O derece yani.



Tabi bir yerde de Youtube yasağından bahsetti. Eserlerinde eski Türkiye'yi yazabilmek için Youtube'dan eski şarkıları ve filmleri izlediğinden söz etti. Tabi buradan da Youtube'u yasaklayan zihniyete de gönderme yapmayı unutmadı. Harbiden bu Youtube yasağı konusunda bir ülke bu kadar gündeme gelebilir! Normalde Youtube Blog'u yakından takip ediyorum. Eminim Nobel Ödüllü bir yazarın bu sözlerini atlamayacaklardır. "Rezil olduk, rezil!"


Orhan Pamuk'un ardından Abdullah Gül sazı eline aldı ama onun konuşması tipik bir siyasetçi konuşması olduğu için bir şeyler yazmaya değmez. Ama Orhan Pamuk'un onca tesbitlerine rağmen "yine de yazarların önündeki bazı engeller" kalktı sözlerini söylerken sırıtışını onun her zaman ki "gül"eç yüzüne mi yoksa pişkinliğe mi vereyim bilemedim.

10.04.2008

Warren Buffet gozuyle kredi krizi

Warren Buffet'ın Charlie Rose ile yapmış olduğu söyleşi kredi krizi sırasında kabul edilen 750 milyar dolarlık kurtarma planıyla ilgili çarpıcı açıklamalar içeriyor.


Warren Buffet şu aralar gerek Goldman Sachs'ın gerekse de GE'nin kurtarılmasında önemli roller üstlenmiş durumda. Kendisi bu günleri fırsat olarak değerlendiriyor (sanırım bir diğer yatırımcı da Recep Tayyip Erdoğan).


Yaklaşık 1 saat süren bu söyleşi her ne kadar uzunluğu nedeniyle gözünüzü korkutsa da bir çırpıda geçiyor. Özellikle Warren Buffet'ın Amerikan ekonomisi ve market hakkındaki görüşleri ve benzetmeleri gerçekten hoşuma gitti.


Özellikle söyleşinin sonlarına doğru Amerikan vergi sistemine yönelttiği eleştiriler ise daha da ilgimi çekti. Bu kadar zengin bir yatırımcının vergi oranlarındaki adaletsizlikten yakınması ve kendi aleyhine çözümleri önermesi benim kafamda soru işaretleri doğurdu.


 Ama yine de şu günlerdeki gelişmeleri yakından takip eden insanlar için mutlaka izlenmesi gereken bir video.




8.10.2008

Alan Greenspan'i nasil bilirsiniz...

Bu blogu yakından takip edenler -tabi RSS yerine arada bir siteye gelmeyi tercih edenler- sağ taraftaki kitap tavsiyesini bilir.

Alan Greenspan'ın The Age of Turbulence kitabını geçen yıl piyasaya çıktıktan birkaç hafta sonra okumaya başladım.

Hayır, bu kitap "Bir kitap okudum, hayatım değişti" tarzında bir kitap olmadı benim için. Eğer hayatımı değiştirebilecek düzeyde bir ekonomi kitabı varsa o da şu aralar okuduğum Nassim Taleb'in The Black Swan adlı kitabıdır. Kitabın dili biraz ağır. Sonuçta yazarının hem istatistikçi, hem felsefeci hem de finansçı olduğunu düşünürseniz bütün bu üç alanda uzman birisini anlamanın ne kadar zor olduğunu anlarsınız.

Alan Greenspan'ın kitabı Türkçe'ye Türbülans Çağı adıyla çevrilmiş. Geçen gün bir arkadaşım bana kitabın okumaya değer olup olmadığını sordu. Ben de ona eğer ekonomi ve siyasetle ilgileniyorsan ve biraz da Alan Greenspan'ın önemli bir aktör olduğunu biliyorsan mutlaka okuman gereken bir kitap demiştim.

Türkçesi ingilizcesine göre biraz daha kolay ve hızlı okunabilir fakat "lost in translation" denen durum olduğu için ve biraz da çeviriyi yapanın olaya hakimiyetine bağlı olduğunuz için İngilizce'si kadar iyi olmayacaktır.

Alan Greenspan kitabı yayınladıktan sonra oluşan gelişmeleri içeren yeni bir baskı hazırlamış. Hatta bu baskı daha yayınlanmadan bazı bölümlerine Economist ulaşmış. Economist'e göre iyi bir libertaryan olan Greenspan, biraz daha devletin bu tür durumlarda müdahale etmesinin yararlı olabileceğini düşündüğüne dikkat çekmiş. Fakat bunun Fed aracılığıyla olmasını doğru bulmadığını söylemiş:

Mr Greenspan says a high-level panel of American financial officials should be given broad power to seize any financial institution whose failure threatens the entire economy, bail out its creditors and close it down. “We need laws that specify and limit the conditions for bail-outs” and do so transparently with taxpayers’ money, “rather than circuitously through the central bank, as was done during the blow-up of Bear Stearns,” he writes in “The Age of Turbulence”.

6.16.2008

Anket Sonucu : EURO 2008i kim kazanir?

EURO 2008 için yapmış olduğumuz anketin sonuçları belli oldu. Anket sonuçlarına göre kupayı Türkiye kaldırır!


Ankete 184 kişi katılmış; katılanların 93'ü de oyunu Türkiye'den yana kullanmış. Her ne kadar Çek Cumhuriyeti karşısında efsanevi bir galibiyet yakalasak da kupaya uzanmamız bir hayli zor.


Türkiye'ye verilen oyların biraz da duygusal olduğunu düşünürsek, ankete katılanlar sırasıyla Portekiz (19), İtalya (14), Fransa (13), Almanya (12),  İspanya (9), Hollanda (9) 'ya  şans vermiş. Bu oyları görsel olarak değerlendirirsek şöyle bir tablo ortaya çıkıyor:



6.11.2008

Turkiye yeniden bizi umutlandirdi

Yaklaşık 1 saattir İsviçre-Türkiye maçı  hakkında yazıyordum fakat bilgisayarın şarjı bitince onca emek boşa gitmiş oldu.


Neyse kısaca yazdıklarımı toparlayalım. Hollanda Maçı sonrası bizim için çift ön liberonun öneminden bahsetmiştim. Nihayet bu maçın 2. yarısında Tümer'in yerine giren Mehmet Topal'la çift ön liberoyu uygulamış olduk. Aslında biraz da bu yazıyı okumadan önce o yazıda milli takım için söylediklerime bakmak lazım!



Fatih Terim nihayet bu maçta Nihat'ı tek forvet oynatmaktan vazgeçti ve yanına ilk yarı Tuncay'ı ikinci yarı da Semih'i koydu. Semih'in oyuna girmesi bizim için çok büyük bir faydaydı. Çünkü hem sırtı dönük oynayıp top tutmayı ve gerektiğinde Nihat ve diğer ortasaha oyuncularına bırakmayı, hem de kanatlardan gelen ortaları etkili bir şekilde değerlendirmeyi başardı. 


Maçla ilgili tek anlamadığım Tuncay'ın bu maçta rolünün ne olduğuydu. Özellikle ikinci yarıda ilginç bir şekilde sağ içte gördük kendisini. Maçta görmek istediğim tek şey Tuncay'ın yerine Kazım'ın oynamasıydı. Özellikle sağ back -artık Fatih Terim'in onu sağ back oynatma ısrarından vazgeçmeyeceğini düşündüğümden- Hamit'le birlikte orta sahanın sağında yer alması milli takım için sağ kanatın çok daha verimli kullanılmasını sağlayacaktır. Sol kanatta ise sanırım Arda'nın bugünkü performansından sonra çok da fazla arayışa girmeyecektir Terim.



 Yine de bu galibiyet milli takımda bazı şeylerin iyiye gittiğini görmek açısından ilaç gibi geldi. Çekler karşısında umudumuz biraz daha arttı. Fakat Çekler öyle çok da azımsanacak bir takım değil. Bugünkü Portekiz maçı onların özellikle hucum organizasyonlarında ve de duran toplarda ne kadar etkili olabileceklerini gösterdi. Savunma zaafiyetleri var fakat bizim de savunma zaafiyetlerimizin olduğunu unutmamız gerek.


 Muhtemelen Milan Baroş ve Koller birlikte çift santrafor olarak görev yapacaktır. Özellikle sağ kanattaki Sionko ve sol kanattaki Plasek çok tehlikeli oyuncular. İşimiz zor ama biz de önce işi zora sokmakla sonra da zoru başarmakta çok iyiyiz!



Portekiz 3 - Cek Cumhuriyeti 1

A grubunun belki de en zorlu maçında Portekiz, Çek Cumhuriyeti karşısında net bir skorla 3-1 galibiyetle ayrıldı.


Skor net olmasına rağmen oynanan oyunda Portekiz'in net bir üstünlüğü yoktu. Özellikle 3. golün maçın 2-2 olmasının içten bile olmadığı dakikalarda gelmesi bunun göstergesi.


Sonuçta seyri güzel zevkli bir maç ortaya çıktı. Denk kuvvetlerin mücadelesi şeklinde geçen maçta Portekiz Ronaldo, Deco gibi bireysel yetenekli futbolcularının da avantajını kullanarak maçı kazanmayı bildi.


Fakat Türkiye'nin gruptaki son maçının Çek Cumhuriyeti'yle olması bizim için bir handikap. Sonuçta beraberlik durumunda biz bir üst tura çıkarız fakat bu açıdan da Çek Cumhuriyeti'nin ofansif bir oyun anlayışı sergileyebileceğini düşünüyorum. Bu durumda İsviçre maçının ikinci yarısında gösterdiğimiz oyun stilinin bir benzerini burada da uygulamalıyız. Neyse bunu İsviçre-Türkiye maçının analizinde tartışalım.  


Not: Beraberlik durumunda Çek Cumhuriyeti öne çıkıyor çünkü attıkları ve yedikleri gollerimiz aynı olduğu için daha önceki Avrupa Şampiyonaları ve Dünya Şampiyonaları dikkate alınıyorumuş.  


 Not 2: Şu durumda Çek Cumhuriyeti'yle berabere kalmamız durumda maç uzatmalara dahi gitmeden penaltılarla bitecekmiş. Bu da UEFA'nın yeni bir uygulamasıymış.

 

6.09.2008

Ölüm grubunda Hollanda show!

Bugün "ölüm grubu" diye bilinen C grubunda dananın kuyruğu koptu. Günün ilk maçında Fransa ve Romanya baştan beri beraberliğe razı olup ruhsuz bir oyun sergiledi. Sonuçta 0-0 biten maçın kime ne yararı oldu diye düşünsem de grubun diğer maçını düşünürsek kimseye zararı da olmadığını söylebilirim.



Günün ikinci ve belki de ilk maçların en çok beklenen karşılaşmasında Hollanda, son dünya kupası şampiyonu İtalya'yı 3-0 gibi net bir skorla geçti. Hollanda adeta futbol resitali vererek son İtalya'ya büyük bir ders verdi ve muhtemelen bu skorla gruptan lider çıkacağının sinyallerini verdi. Bu arada Hollanda, Almanya'dan sonra artık kupanın en büyük favorisi olabilir -hatta, İtalya gibi bir devi yenmesi onu şu anda kupaya en yakın takım bile yapabilir -ben bir de D grubunda İspanya'yı görme taraftarıyım. 


Maçın ilk yarısında Hollanda oynadığı oyunla beni mest etti. 4-2-3-1 taktiğiyle oynayıp mükemmel bir sonuca imza attı. Özellikle göbekte ileriye dönük oynayan Van der Vaart'la sol kanattaki Sneijder gecenin yıldızıydı. Aslında Hollanda ilk yarıda İtalya'nın biletini kesti.


İkinci yarıda Donadoni oyuna müdahale etti fakat yine de biraz geç kaldığını söyleyebiliriz. Dünya Kupası'nın yıldızlarından Cameronessi'nin sağ kanatta vasat bir futbol sergilemesi ve yerine Cassano'yu 75. dakika gibi geç bir zamanda alması bence yanlış bir tercihti. Bu arada Materazzi dünya kupasında yaptığı terbiyesizliklerden olsa gerek Kuyt ve Van der Vaart karşısında çok etkisiz kaldı. Zaten sonradan Donadoni, yerine Grosso'yu almak zorunda kaldı. Bu arada bir umut diye alınan Del Piero 2 önemli pozisyona girdi ama İtalya'yı 34 yaşındaki bir adamın kurtarması biraz zor olurdu.


Fakat Hollanda mükemmeldi. Usta Van Basten gerçekten sahaya müthiş bir 11 ve mükemmel bir taktik diziliş ortaya koydu. Ve sonuçta ikinci yarıda verilen birkaç pozisyon dışında İtalya karşısında çok da iyi bir oyun sergileyerek takımını galibiyete taşıdı.


 Bu maçı izleyince, Türkiye açısından Hollanda'dan alabileceğimiz çok dersler olduğuna inanıyorum. Fatih Terim, turnuva başında 4-3-3 ya da 4-2-3-1 anlayışı arasında tercih yapabileceğini söylüyordu -her ne kadar Portekiz maçında 4-4-2 gibi absürd bir anlayışla berbat bir 11 sahaya sürsede-.


 Bence İsviçre maçında Fatih Terim 4-2-3-1 anlayışıyla oyuna müdahale olmalı ve muhtemel diziliş şu şekilde olmalı:


 


Volkan


Sabri    -           Emre G.  -  Servet -         Hakan Balta



Emre           -         Aurelio



Hamit         -           Nihat        -           Arda


Semih


Bence Fatih Terim Aurelio ve Emre'yi çift ön libero olarak düşünmeli ve ortada Nihat'ı Semih'in gerisinde ileriye dönük orta saha olarak sürmeli. Semih, defanstan şişirilen topları ve kanatlardan gelecek ortaları indirmede çok daha başarılı -kafa toplarında Nihat'tan çok daha başarılı. Özellikle Nihat'ın önüne düşürebilirse, dikine oynamayı seven Nihat çok verimli olur. Nihat bence iyi golcü ama kaleye sırtı dönük oynamayı Semih kadar iyi yapamıyor.


Eğer hala daha Sabri'nin yerine Hamit'in sağ back oynamasında ısrarcı olunacaksa, bu dizilişte Hamit'in yerinde Kazım oynayabilir.



6.08.2008

Bir Almanya klasigi : Almanya 2, Polonya 0

Az önce biten karşılaşmada Almanya, Polonya'yı Podolski'nin attığı iki golle 2-0 mağlup etti.


Bu sonuç aslında Almanya gibi kupanın favorisi olan bir takım için beklenen bir sonuçtu. Almanya iyi oynadığı maçta iyi bir skor olarak kupanın favorileri arasında olduğunu bir kez daha ortaya koydu.


Maçın adamı herhalde Podolski'ydi. Sahada basmadığı yer bırakmadı. Bu arada ilginç bir not: Podolski ve Klose gibi Almanya'nın iki önemli gol silahı Polonya asıllı. Şimdi bu futbolcular Polonya'da top koştursa skor bambaşka olabilirdi!

Mac sonucu: Avusturya 0, Hırvatistan 1

Gerçekten önceki turnuvaların aksine EURO 2008'de mükemmel grup maçları oynanıyor. Daha önceleri hep beraberliklerle başlamıştı maçlar fakat bu turnuvada şu ana kadar oynanan 3 maçtan da beraberlik çıkmadı.


Avusturya - Hırvatistan maçında otoriteler her ne kadar Hırvatistan'ı favori gösterse de -maçı kazanmasına rağmen- Hırvatistan gelecek adına pek ümit vermedi açıkcası. Bu arada Avusturya, bu turnuvaya katılmalarının haksız olduğunu iddia edenlere sahada gösterdiği performansla cevap vermeyi bildi.


Özellikle maçın başlarından itibaren Hırvatistan etkili bir oyun sergiledi ve nisbeten erken bir dakikada penaltıdan 1-0 öne geçti. Fakat maçın 35. dakikasına kadar sahada oyunun hakimi olan Hırvatistan'da yorgunluk baş gösterince Avusturya'nın atakları sıklaşmaya başladı. Sıklaşan Avusturya ataklarında, Hırvatistan'ı kurtaran ilk yarının bitiş düdüğü oldu.


İkinci yarıda özellikle sağ kanattan Harnik'le müthiş pozisyonlar bulan Avusturya'nın bu maçtan yenik ayrılması futbolun adaleti konusunda bizleri yeniden düşündürmeye başladı. Çek Cumhuriyeti karşısında İsviçre'nin mağlubiyeti haketmeyen futbolunun bir benzerini de Avusturya ortaya koymuş oldu. Sonuçta kupanın iddialı ekiplerinden Hırvatistan, bu tür turnuvalardaki tecrübesinin ve biraz da şansının etkisiyle maçı kazandı.


Bu yazıyı yazarken bir diğer amacım da bu maçı Türkiye maçıyla kıyaslamak. Bir teknik adamın maçı izleyerek yapacağı değişikliklerle oyuna nasıl yön vereceğini bu maçla bir kez daha anladık. Umarım Fatih Terim de bu maçı izlemiştir ve o da dersler çıkarmıştır. Şimdi bizim ekranları başında şahit olduğumuz olayı burada anlatmaya çalışalım.


Maçın 40. dakikasından ilk yarının sonuna kadar ve ikinci yarıda dakika 60'a kadar Avusturya sağ taraftan, Hırvatistan defansının sol tarafını darmadağan eden ataklar gerçekleştirdi. Dün Fatih Terim gibi maçı seyretmek yerine, Biliç oyuna müdahale etti ve S.O.S veren savunmanın solundaki Kranjcar'ı çıkararak yerine Knezeviç'i soktu. Knezeviç, Kranjcar'a göre daha başarılı bir oyun sergileyerek nispeten daha iyi bir şekilde Harnik'i durdurmayı başardı. Bir teknik adam için yerinde müdahale!



Fakat kurt teknik direktör Hickersberger'de sağ kanatta atakların sayısı azalınca sol tarafa Ümit Korkmaz'ı aldı. Artık daha önce pek iş yapmayan sol kanat çalışmaya başladı ve Avusturya iki taraftan da etkili gelmeye başladı.


İşte futbol böyle bir şey. Eğer siz bir teknik adamsanız, sahada olanlara seyirci kalamazsınız. Fatih Terim dünkü maçta ilk yarı gol gelmeyince ikinci yarı da gelmez diye düşündü. Halbuki  milli takımda Portekiz ataklarını durduran sadece kale direklerimizdi.


Az sonra Almanya - Polonya maçı var ve şu ana kadar 6 takımı seyretme fırsatı bulduk. Maalesef bunlar içinde en kötüsü ve belki de en ruhsuzu bizim milli takımımızdı. Turnuvada hiç şans verilmeyen Avusturya bile inanılmaz mücadele gösterdi ve Hırvatistan gibi İngiltere'yi bu turnuvanın dışına iten takım karşısında kora kor bir şekilde mücadele etti. Aynı mücadeleyi milli takımın da göstermesi ümidiyle...





 

6.07.2008

Bir Fatih Terim'li milli takim klasigi : Portekiz 1 - 0 Turkiye

Bugünkü maç hakkında çokca konuşulacak, çokca yazılacak. Fakat şu bir gerçek ki Fatih Terim'in şu anki kafa yapısıyla Türkiye'nin bir şeyler yapması mümkün değil.


Artık bilmeyen yok. Fatih Terim milli takıma oyuncu seçerken adam kayırıyor. Sevdiği futbolcuları alırken sevmediklerini performansları ne olursa olsun sallamamayı tercih ediyor.


Adam, kafasında kadroyu oluşturmuş. Oyuncuların performansı umrunda bile değil. Yoksa 1 yıldır doğru düzgün top oynamayan Tuncay'la ve Emre'yi 11'de başlatmasının başka bir amacı yok.


Zaten birkaç gün önce ATV'deki Uğur Meleke'nin "Hazırlık maçlarına göre mi adam seçiyorsunuz?" sorusuna "Olur mu ya öyle şey, benim kafamdaki takım bellidir" diye cevap verebilmiş adamdır. Pekala, bir takım hazırlık maçı niye yapar? Hazırlık maçının amacı sadece futbolcuları beraber oynatarak birbirine mi alıştırmak? O zaman niye hazırlık maçlarında farklı varyasyonlara giriyorsun? Direk kafandaki kadroyu sahaya sor. Oyuncular birbirlerine alışsınlar.


Bugünkü maçta -Türkiye'de niçin oynadığını bir türlü anlamadığım (buna Galatasaray da dahil)- Sabri yerine Kazım Kazım'la başlıyorsun. Acaba diyoruz. Sonra ikinci yarı niye sokuyorsun Sabri'yi? Kazım yine aynı yerinde oynamaya devam ediyor. Sabri'de ortada deli dana gibi dolaşıyor. Sahi Sabri bugünkü maçta nerede oynadı?


 Gelelim Hamit'i çıkartıp Semih'i koyması olayına. Valla bu değişikliği anlayabilen var mı? Elin Rus'u bile dalga geçtiği için söyleyecek başka söz bulamıyorum. Tuncay ve Nihat bas bas bağırdı "Beni çıkart hocam" diye. Ama oralı bile olmadı bizimki!



Dakika 15'den sonra "Acaba gol ne zaman gelecek?" diye beklemeye başladım. Takım o kadar dengesizken, Portekiz'in gol atması an meselesiyken oyuna müdahale etmeyip golü beklemek ne demek!


 Sonuçta bu maç tüm Türk halkına tek şey söylüyor : "Siz EURO 2008'den umudunuzu kesin!".


Bunun dışında günün ilk maçında İsviçre gerçekten kendinden beklenmeyen iyi bir performans gösterdi. Gerçi ben bu sefer Çek Cumhuriyeti'ne şans tanımıyorum. İsviçre'nin bir anlık hatası yenilmelerine sebep oldu. Fakat İsviçre bu oyununu sürdürürse bu gruptan rahat çıkar!



Portekiz hakkında yorum yapmak istemiyorum. Yani adamların karşısında o kadar kötü oynadık ki Portekiz'in iyi oynamasına bile gerek yoktu. Zaten adamlar da rolantide oynadılar. Futbolcularının yoğun Avrupa Ligleri ve Şampiyonlar Ligi maçları yüzünden Portekiz pek fazla hazırlık maçı yapamadı bu ara. Bizim sayemizde o eksiklerini de giderdiler!


Tabi bu arada Cenevre'de bizi destekleyen binlerce gurbetçi vatandaşlarımızı unutmamak gerek! İnanılmaz bir destek verdiler. Sanki maç İstanbul'da oynanıyor gibiydi. Fakat milliler ne yazık ki onların gösterdiği kadar çaba göstermediler. En azından reklamlarda gösterdikleri performansı beklerdik kendilerinden.. 

5.13.2008

Aya isminizi gonderin!

Şuradaki blogda, NASA'nın bir uydusuyla isminizi aya gönderebileceğiniz hakkında güzel bir yazı var.


Çok şeyi tek cümlede ifade etmeye çalışınca böyle anlamsız ifadeler çıkabiliyor. Meseleyi kısaca burada özetleyeyim.


NASA aya bir uydu gönderiyor ve isterseniz sizin adınızı da bu uydudaki bir chip'te saklanmak üzere kaydediyor. Hatta şuradaki başvuru formunu doldurduğunuzda size bir sertifika bile hazırlıyorlar.


İlgili linki gönderdiğim arkadaşlarım çok yaratıcı fikirlerle ortaya çıkmadı değil. Bir tanesi hemen sevgilisinin adını yazıp çıkan sertifayı bastırıp kız arkadaşına "Bak sevgilim senin için bugün ne yaptım" şeklinde olaya romantik bir bakış açısı getirebiliyor. Tabi bir de "Metin Oktay" yazanı ise ayrı bir kefeye koymak lazım.

4.27.2008

PostSecret.com ile sirlarini paylasanlar..

Son bir kaç aydır takip ettiğim bir blog var: postsecret.

İnsanlar hayatlarındaki sırları kartpostallara yazıp sitenin sahibine postayla gönderiyorlar.

PostSecret o kadar tutmuş ki daha sonra sitenin sahibi kitap çıkarmış ve Amerika'da çeşitli yerlerde PostSecret postsecrethakkında seminer vermeye başlamış.

Verdiğim blog sitesi de her pazar güncelleniyor. Artık pazarları postsecret.com'u okumak benim için bir alışkanlık haline dönüştü. Bizdeki itiraf.com olayına benziyor fakat biraz daha farklı havası var. Daha ciddi ki... Bazen insan okuduğuna çok şaşırıyor.

Bakmanızı tavsiye ederim.

4.23.2008

Uzun Yolda Yakit Tasarrufu

Son günlerde takip ettiğim ilginç bir blog var: Tutumlu Ol. Tasarruf yapmak isteyenler için çok yararlı ipuçları sunuyor.

Hatta şuradaki yazı bana çok ilginç geldi. Uzun yolda kamyon otobüs gibi araçları belli mesafeden takip ederek yakıt tasarrufu yapılabiliyormuş.

Her ne kadar, kamyon otobüs gibi araçların arkasına düşünce ilk yaptığım şey bunları sollamak olsa da son zamanlarda yakıta gelen zamlarla (bu arada mazota yapılan zamlar tam bir yeni yazı konusu) bu uygulamayı yapmayı düşünebilirim.

4.21.2008

Fortune 500 listesi aciklanmis

Amerika'nın en büyük şirketlerinin açıklandığı Fortune 500 listesi açıklanmış. Listeye bakıldığında üst sıralarda çok da fazla değişiklik olmadığı görülüyor.

1.

 

Wal-Mart Stores

378,799.0

12,731.0

2.

 

Exxon Mobil

372,824.0

40,610.0

3.

 

Chevron

210,783.0

18,688.0

4.

 

General Motors

182,347.0

-38,732.0

5.

 

ConocoPhillips

178,558.0

11,891.0

6.

 

General Electric

176,656.0

22,208.0

7.

 

Ford Motor

172,468.0

-2,723.0

8.

 

Citigroup

159,229.0

3,617.0

9.

 

Bank of America Corp.

119,190.0

14,982.0

10.

 

AT&T

118,928.0

11,951.0

11.

 

Berkshire Hathaway

118,245.0

13,213.0

12.

 

J.P. Morgan Chase

116,353.0

15,365.0

13. 

 

AIG

110,064.0

6,200.0

14. 

 

Hewlett-Packard

104,286.0

7,264.0

15. 

 

IBM

98,786.0

10,418.0

16. 

 

Valero Energy

96,758.0

5,234.0

17. 

 

Verizon Communications   

93,775.0

5,521.0

18. 

 

McKesson

93,574.0

913.0

19. 

 

Cardinal Health

88,363.9

1,931.1

20. 

 

Goldman Sachs Group

87,968.0

11,599.

4.20.2008

Vergi kanunlari kac sayfa olabilir?

Carpe Diem'in şuradaki postasında ilginç bir grafiğe rastladım. Adamlar, ABD'de  1913 yılından beri vergi kanunlarının kaç sayfa olduğunu gösteren bir grafik hazırlamışlar. 1913'te 400 sayfa tutan vergi kanunları günümüzde 67506 sayfayı geçmiş.

Acaba benzer bir istatistik Türkiye'de yapılsa durum ne olurdu? Boş zamanı olan hukukçulara ve ya muhasebecilere -onların çok zamanı olmaz ama- böyle bir çalışma yapmalarını tavsiye ediyorum.

taxcode

3.15.2008

Bu sene sampiyonlar ligi kupasi kimin olur?

Yeni bir anket daha düzenliyoruz. Bu sefer şampiyonlar ligi kupasını bu sene kimin evine götüreceğini soracağız.

Anketi sağda bulabilirsiniz.

İlk oyu ben kullandım ve oyumu Arsenal'e verdim. Gerçekten bu sene Topçular'ın kupayı kimseye bırakmayacağını düşünüyorum. Şu anda Arsenal'in odaklandığı tek şey -premier ligden bile önce- Avrupa'da kupa hasretine son vermek. O yüzden Şampiyonlar Ligi kupasını kimselere kaptırmayacaktır.