siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.14.2008

Orhan Pamuk'un Frankfurt Kitap Fuari konusmasinin ardindan

Orhan Pamuk hakkında en son Nobel Edebiyat Ödülü alırken yaptığı konuşmaya istinaden bir yazı yazdım.


O yazının üzerinden hemen hemen 2 yıl geçti. O yazı site loglarında "Orhan Pamuk hangi kitabıyla Nobel ödülü aldı?" sorusuna cevap arayanlar tarafından tercih edilse de orada farklı şeyler anlatmaya çalışmıştım. Bu arada bu sorunun cevabını arayanlar içn "Nobel Edebiyat Ödülü" herhangi bir kitap üzerine verilmiyor. Yazarın kendisine veriliyor. O yüzden buradan da "Kitaplarıyla Nobel'i hak etmiyor; onunkisi sadece siyasi sebeplerden.." diyen dangalaklara da cevap vereyim istedim. Bir de bana içinde siyasetin olmadığı bir şey söyleyin? Birden fazla insanın karıştığı hiç bir durum siyaset dışında kalamaz; ama herkesin üzerinde anlaştığı siyasi durumlar olabilir.



O bu ödülü almadan önce de Yaşar Kemal bu ödüle en yakın Türk gibi duruyordu. Ben Orhan Pamuk'a göre Yaşar Kemal'i daha çok severim -hatta Facebook'taki profilimde en çok sevdiğim kitaplar listesi onun kitaplarıyla doludur- ama bu ödülü Orhan Pamuk aldı. Maalesef, Nobel koridorlarında gözlerden uzak odalarda da gizli pazarlıklar yapılıyor!


Yok, yok! Ben böyle şeyler ortaya atmayı beceremiyorum. Bir Ahmet Hakan ya da bir Ahmet Çakar değilim yani. Fakat o zamanlar da "Nobel'i bu adamlara verirseler kesin siyasi sebeplerden verirler. Baksana adamın Kürtler için dediklerine!" diyenler vardı. Yoksa, onun Nobel'i alamaması -şimdilik- Yaşar Kemal'in iyi bir Kürt siyaseti yapamadığına mı yormak lazım?


Neyse efendim, biz bu yazının başlığındaki konuya geri dönelim -bu arada şunu farkettim: yazılarımda ancak 3-4. paragrafta girebiliyorum-. Masumiyet Müzesi ile bu günlerde zaten çok konuşuluyor kendisini. Hatta geçen pazar Güneri Civaoğlu'nun -adam yaşlandıkça Jack Nicholson'a daha çok benziyor- bir pazar programında gördüm kendini. Bu arada Güneri Civaoğlu'nun kariyeri de ilginç bir yöne doğru gidiyor. Bir dönemler ana haber bülteninden sonra yaptığı haber yorumu programıyla tanırdık onu. Fakat Engin Ardıç kadar iyi ayar veremediğinden olsa gerek o program çok tutmadı. Şu aralar Milliyet'teki köşesinde bir şeyler karalasa da pek kimsenin ciddiye aldığı birisi değil. O da bunu anlamış olacak ki Pazar günü magazin tadıyla Şeffaf Oda'yla kendi halinde takılıyordu.


Yine de Orhan Pamuk'la yeni yayın dönemine sıkı bir giriş yaptı. Kaçıranların bu programı izlemelerini tavsiye ederim. Şimdi beceriksizler'den linkini koyardım ama gurbetçi kardeşlerimiz dizilerden başka bir şey "capture" etmiyorlar ki.


O programı izlerken Orhan Pamuk'un Türkiye'yi ve Türk insanı ne kadar iyi tanıdığını ve bunu nasıl da iyi bir şekilde bize aktardığını daha iyi kavradım. Özellikle son günlerin önemli konularındaki tespitleri çok da yerindeydi bence. Mesele Ergenekon'u, kadınların Türk toplumundaki yeri, son günlerde yükselen milliyetçiliği, Türk insanın kendi içine kapanışını çok iyi tahlil etti. Ha bunu yaparken iyi bir "uslubu" yokmuş... Ne fark eder? Hatta o söyleşide Frankfurt Fuarı'nda yapacağı konuşmadan da ipuçları vermişti. Yine birileri ayar alacaktı.


Yakında Youtube, Google Video, Soapbox vs. ortamlarına düşecek Frankfurt Fuarı konuşmasını ben çok beğendim. Söz verdiği ayarı da eksiksiz bir şekilde verdi. 301'den "yararlanan" yazarları, "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" psikolojisini, Batının bazı değerlerine "Türk kültürüne ters" deyip soğuk bakmanın nasıl bazen "demokrasi, eşitlik, kadın hakları" gibi kavramların yerleşmemesine neden olduğunu çok güzel bir şekilde anlattı. Hatta bunu yaparken tanıdığımız Orhan Pamuk gibi anlattı. Yine Babamın Bavulu'na benzer bir hikayeydi her şey. Bu da kitap olarak yayınlanırsa hiç şaşırmam. O derece yani.



Tabi bir yerde de Youtube yasağından bahsetti. Eserlerinde eski Türkiye'yi yazabilmek için Youtube'dan eski şarkıları ve filmleri izlediğinden söz etti. Tabi buradan da Youtube'u yasaklayan zihniyete de gönderme yapmayı unutmadı. Harbiden bu Youtube yasağı konusunda bir ülke bu kadar gündeme gelebilir! Normalde Youtube Blog'u yakından takip ediyorum. Eminim Nobel Ödüllü bir yazarın bu sözlerini atlamayacaklardır. "Rezil olduk, rezil!"


Orhan Pamuk'un ardından Abdullah Gül sazı eline aldı ama onun konuşması tipik bir siyasetçi konuşması olduğu için bir şeyler yazmaya değmez. Ama Orhan Pamuk'un onca tesbitlerine rağmen "yine de yazarların önündeki bazı engeller" kalktı sözlerini söylerken sırıtışını onun her zaman ki "gül"eç yüzüne mi yoksa pişkinliğe mi vereyim bilemedim.

4.20.2008

Vergi kanunlari kac sayfa olabilir?

Carpe Diem'in şuradaki postasında ilginç bir grafiğe rastladım. Adamlar, ABD'de  1913 yılından beri vergi kanunlarının kaç sayfa olduğunu gösteren bir grafik hazırlamışlar. 1913'te 400 sayfa tutan vergi kanunları günümüzde 67506 sayfayı geçmiş.

Acaba benzer bir istatistik Türkiye'de yapılsa durum ne olurdu? Boş zamanı olan hukukçulara ve ya muhasebecilere -onların çok zamanı olmaz ama- böyle bir çalışma yapmalarını tavsiye ediyorum.

taxcode

2.13.2008

Osman Ulagay'in yeni kitabi

Osman Ulagay Hoca, zaman zaman buraya ekonomi hakkındaki yazılarını taşıdığım önemli köşe yazarlarından birisi. Genellikle global piyasalar ve geleceğe yönelik değerlendirmelerde bulunsa da -bazen Goldman Sachs gibi kurumların spekülatif raporlarını da ciddiye aldığı oluyor- geçtiğimiz bir yılda yaşananlarla ilgili AKP Gerçeği ve Laik Darbe Fiyaskosu adlı bir kitap yazmış.
Kitabın çıktığını Orhan Karaca'nın şuradaki blog yazısından öğrendim ve Ulagay'ın kitabı hakkında Vatan gazetesindeki röportajını ben de okudum. "Ülkenin o kadar önemli sorunu varken, ekonomik kriz kapıdayken nereden çıktı türban?" gibi söylemleri doğru bulmuyorum. Bu tür siyasi hamlelerin, gerek yurtiçinde ve gerekse de yurtdışında Türkiye ekonomisi ile ilgili risk algılamasını doğrudan etkilediği için önemli olduğunu düşünüyorum.

7.23.2007

Yorum: Adnan Menderes hakkında

Bundan birkaç ay önce bağımsız milletvekillerinin birleşik oy pusulasında yer alması ile ilgili dusunceler.org adlı blogda T. Suat Demren tarafından "27 Mayıs Demokrasinin Dramı" adlı bir yazıya yorum yapmıştım. Aslında yaptığım yorum o konuda bliyaal adlı bir okuyucunun Adnan Menderes hakkındaki iddialarına cevap vermekti. Konuyla ilgisi olanların dikkatini çekeceğini umuyorum:

Efendim,
Suat Bey’in 27 Mayıs darbesini eleştiren yazısına Bliyaal Bey,
Menderes’in demeçlerini ve DP yönetimindeki bazı olayları örnek vererek 27 Mayıs
darbesinin “Türkiye’de demokrasinin önünü açan bir ihtilal” olduğunu iddia
etmiş. TSK içinde emir-komuta zinciri dışında gelişen ve Celal Bayar’ın
tabiriyle “komitecilerin” gerçekleştirdiği bir darbeyi bu ülkenin demokrasi
tarihinde önemli bir adım diye göstermek takdir edersiniz ki çok büyük bir
iddiadır.


27 Mayıs darbesinin, bu ülke için hayırlı mı yoksa fena mı olduğu
konusu darbenin ilk gününden bu güne kadar tartışılan bir konudur ve de bir
yazıda çözümlenemeyecek bir olaydır. Fakat benim burada yapmak istediğim Bliyaal
Bey’in, Fatih Bey ve Suat Bey’e sitem eden “ne Fatih bey ne de Suat bey benim DP
için yazdıklarıma doğrudan cevap verebilmişler” ifadesinden yola çıkarak bu
konulardaki cevap arayışına katkıda bulunmaktır.Öncelikle ilk mesajınızda
vurguladığınız örneklerden en önemlileri konusunda açıklama yapayım.


6-7
Eylül Olayları


Üzerinden 50 yıldan fazla bir zaman geçtiği halde 6-7 olayları
konusu tam anlamıyla kapatılamamıştır. “Atamızın Evi Bomba İle Hasara Uğradı”
adlı İstanbul Ekspress gazetesinin haberi ile başlayan olaylar gerek iç politika
açısından gerekse de Türk-Yunan ilişkileri bakımından dış politikada büyük
gelişmelere sebep olmuştur. Bu nedenledir ki bu olaylara sebep olanlar hakkında
çeşitli senaryolar üretilmiştir. Yunanlılar olayları ateşlemede İngiltere’yi
suçlarken, Türk ordusu –sıkıyönetim ilan edilmesinin ardından İstanbul’un
kontrolü Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından ele alınmıştı- ve hükümeti önceleri
olayları milli değeri olan bir öğeye yapılan saldırının arkasında halkta olan
hezeyan ve galeyan şeklinde ifade ederek tarafları yatıştırmaya çalışmıştır.
Sonraları ise olaylar solcuların provakasyonu şeklinde ifade edilmiştir. Ama en
garip tutum ise bu kadar tartışmalı olan olayların sorumluluğunu Adnan Menderes
ve DP hükümetine yıkmaktır. Türk hukuk tarihinin en ilginç uygulamalarından
birisi olan Yassıada Davaları’nda Yüksek Adalet Divanı’nda olaylardan Adnan
Menderes ve DP iktidarını sorumlu tutmuştur. Fakat davanın seyrinin orduyu da
içine alması –ki yıllar sonra generallerin yaptığı söyleşilerde 6-7 Eylül
olayları Özel Harp Dairesi’nin muazzam bir başarısı şeklinde ifade edilmiştir-
üzerine Yassıada gibi eşine az rastlanır güdümlü bir hukuk sürecinde bile Adnan
Menderes ve diğerleri hakkında iddialar çekilmiştir. Kaldı ki olaylar sırasında
dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya “Memleket buhran içindeyken dış
politikayla ilgilenemeyeceğini” bildiren Menderes onu derhal Türkiye’ye
çağırmış, ve Fatin Rüştü Zorlu İstanbul’a dönerken yanındakilere bu olayların
dışişleri nezdinde yıllardır yapmış oldukları çalışmaların boşa gitmesine sebep
olduğunu belirtmiştir. Bu arada çıkan olaylar yüzünden Menderes’in dönemin
içişleri bakanını ve İstanbul valisini istifaya zorladığı da ayrı bir nottur.


Siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz


Bu da başından beri Adnan
Menderes’in sürekli çarpıtılan ifadelerinden birisidir. Öncelikle böyle bir
ifadeyi böyle tek bir cümle halinde söylemek yerine söylendiği zamanki durum ve
şartlara bakmak gerekir. Nitekim bu söz, Adnan Menderes’in kurduğu ilk hükümet
olan ve dönemin ünlü siyasetçilerini içine alan hükümete karşı şiddetli
eleştirilerin yapıldığı zamanlarda söylenmiştir. Bu dönemde meclisteki DP grubu
bu ünlüler hükümetini şiddetle eleştirmiş onların yerine hükümette DP’nin
kuruluşundan beri çaba sarf eden, parti tabanından gelen kişilerin hükümette
olması gerektiğini vurgulamıştır. Bu baskılar karşısında iyice daralan Adnan
Menderes’e yine muhalif milletvekilleri tarafından çözüm önerisi olarak
kendisinin başkanlığında bu defa parti tabanından gelen, DP’de kuruluşundan beri
yer alan milletvekillerinin yer aldığı bir hükümet kurması önerilmiştir. Bu
öneriyi uygun bir çözüm olarak bulan Menderes, hemen ardından Meclis’e gelerek
içinde bulunulan buhrandan kurtardığı için meclisi övmüş ve burada da örnek
olarak bu sözleri söylemiştir. Kaldı ki o zaman bu sözlere şahit olan kişiler
anılarında bu sözleri o zamanki şartların bir neticesi olarak meclisteki o
atmosferin içinden söylendiğini dile getirmişlerdir. Tabi bir noktada şunu da
vurgulamak gerekir ki meclisin halifeliği getirip getiremeyeceğinin meclisin
yetkisi dışında olduğunu ya da imkânsızlığını iddia edenlerin halifeliği
kaldıranların da yine meclis olduğunu unutmamaları gerekir.


Kara
cübbeliler



Adnan Menderes’in 10 yıllık başbakanlığının ardından akıllarda
kalan en önemli sözlerden birisi de budur. Bunu da 27 Mayıs’ı Eskişehir’deyken
haber aldığında söylemiştir. Şok etkisi yaratan darbeyi soğukkanlılıkla
karşılayan Menderes, profesörlerin darbeyi alkışlamaları hatta kutlamaları ve de
bunların ötesinde Ankara’ya çağrılarak yeni anayasayı yazmaya başlamaları
üzerine bu sözleri etmiştir. Fakat Adnan Menderes’in profesörlere olan
tepkisinin geçmişi vardır. Darbenin, DP iktidara geldiği andan itibaren
planlanmaya başlandığı söylenir hatta Ali Fuat Başgil’in açıklamalarına göre
darbe girişimlerinin 1947′de İnönü’yle başladığı söylenir. Fakat darbenin
fitilini ateşleyen -ne ilginçtir ki- 27 Mayıs’tan bir yıl önce İnönü’nün meşhur
“Şartlar oluşursa TSK’nın müdahalesi kaçınılmaz olur” sözleridir. Ki bu sözlerin
ardından yaklaşık bir yıl boyunca ciddi gösteriler ve çatışmalar yaşanmıştır. Bu
olayların en önemlilerin arkasında da üniversitelerin payı vardır. Hatta
Menderes, birkaç kez üniversite rektörlerine bu durumu sormuş ve onlar da
kendisine “talebe harekete geçince biz durduramayız” şeklinde cevap
vermişlerdir. Aslında yapılan gösterilerin ve çatışmaların ardında onların da
parmağı vardı.


Darbeyi yaptıktan sonra askerin müdahalesinin geçici olduğunu
ifade eden ve 3 ay içinde seçimlerin yapılacağı sözünü veren Cemal Gürsel’e –ki
bunu İsmet İnönü de sıklıkla tembih etmiştir- ve orduya rağmen onların aklını
çelen de ne gariptir ki kurulan 9 kişilik profesörler heyeti olmuştur. Onlara
göre darbe yapmanın da bir yolu yordamı vardır. Darbenin meşru olabilmesi için
DPliler yargılanmalıdır –ki darbenin en önemli aktörlerinden birisi olan Cemal
Madanoğlu, profesörlerin DPlileri kastederek “Bunlar, yarın öbür gün iktidara
gelir, sizi yargılayıp astırırlar” şeklindeki telkinlere işaret etmiş ve 27
Mayıs darbeden “ihtilal”e götüren dönüşüm başlamıştır. Kurulan teknokrat
hükümeti, Milli Birlik Teşkilatı, Yüksek Adalet Divanı ve Yassıada davalarının
tamamı yine bu profesörlerin fikirleridir. Anlaşılan 27 Mayıs’a kadar her şeyi
planlayan fakat 28 Mayıs’a ilişkin akıllarında hiçbir şey olmayan darbeci
subayların imdadına profesörler yetişmiştir. Yani profesörler daha önceleri
yalnızca kitaplardan okudukları, bir nevi akademik bilgileri uygulamak için çok
iyi bir fırsat bulmuşlar ve bunu da kullanmışlardır. Bugünlerde YÖK’ün ve
üniversitelerimizin darbe konusunda bu kadar istekli olmalarında biraz da bu
geçmişten gelen hem akademik hem de pratik birikimlerin etkisi var
herhalde.


Yukarıdaki yazılanlar bile 27 Mayıs ve 27 Mayıs’ın doğrudan
muhatabı olan DP’nin geçtiği süreçle ilgili çok kısa notlardır. Fakat ben şu
anda dikkatinizi son bir noktaya çekmek istiyorum.Zamanında sarf edilen sözleri
ya da olayları, onların oluşmasına zemin hazırlayan -eski tabirle- imkan ve
şeraiti düşünmeden ele almak meseleye sığ bakmaktır. Nitekim ben şimdi kalkıp
burada Atatürk’ün, Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Rusya’ya
gönderdiği mektuplarındaki “Yoldaş Lenin” sözlerini ya da bugünkü İsrail
topraklarında 1937 yılındaki Filistinliler ve Yahudiler arasındaki kanlı
çatışmalara tepki olarak Meclis’te yapmış olduğu konuşmasındaki “Peygamberimizin
son arzusunu, yani Mukaddes toprakların daima İslam Hakimiyetinde kalmasını
temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız” sözlerini cımbızla çekip
aldıktan sonra onu, “Komünist Atatürk” ya da “Peygamber fedaisi dinci Atatürk”
diye itham etmem ne derece doğru olur?


Bilyael Bey’in Menderes’den aldığı
diğer sözleri de yine aynı şekilde içinde bulunulan durum ve şartlar düşünülerek
değerlendirmek gerekir. Son olarak eleştirdiğim bu tutumla ilgili yine bu konuda Taha Akyol’un güzel bir yazısı var. Oraya bakmanızı tavsiye
ederim.

8.15.2006

Arap Dünyası Neden Sessiz?

arapların sessiz kalmasının altında yatan en büyük sebeb arap ülkeleri ile abd arasında var olan ekonomik ya da siyasi işbirliği değildir. bunun altında yatan en büyük sebeb burada üzerinden pek geçilmeyen hizbullah gerçeğidir.


konuda bahsi geçen ülkelerin halkının çoğu sünnilerden oluşmaktadır ve de bu nedenle sünniler tarafından yönetilmektedirler. fakat israil'in hedef aldığı hizbullah ise ortadoğu da şii direnişinin bir simgesidir ve daha önceki eylemlerinde yalnızca israil'i değil bölgedeki sünni etmenlere karşı da mücadele etmiştir. kaldı ki lübnanda yaşanan iç savaş sırasında etnik kimlikler birbiriyle çatışırken bölgedeki şiileri hizbullah ve onun arkasındaki güçlü ülke iran desteklemiştir. yine aynı savaşta şiilere karşı savaşan sünnilerin arkasında ise bahsi geçen arap devletleri vardı. dolayısıyla iç savaştan kalma husumetler ve de şu anki ortadoğuda müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları arapların meseleyi uzaktan takip etmesine ya da birleşmiş milletler çerçevesinde hareket etmeye sevk ediyor.


asıl ilginç olan ise bu süre zarfında hamastan ya da el fetih'ten israil'e yönelik hiçbir saldırı ya da taciz yaşanmamasıdır. diğer arap ülkelerinde olduğu gibi onlar da meseleyi izlemekle yetinmektedir -bu sürede ateşkes çağrısında bulunmaktadırlar fakat kendilerinden "beklenen" fiili bir harekette bulunmamışlardır. buradan da onlara göre meselenin "israil-hizbullah sorunu" şeklinde anlaşıldığını çıkarabiliriz.


tüm bu olaylardan anladığım kadarıyla arap dünyasının ve amerika'nın meseleye biraz daha seyirci kalmasında ortadoğu'da son zamanlarda yükselen şii dalgasının etkileri neden olmaktadır. ırak'ın işgalinin ardından kurulan hükümetlerde şiilerin hakim güç olmaları, öteden beri şii milliyetçiliğinin adeta kalesi olan iran'ın son zamanlarda abd'ye ve israil'e yönelik cüretkar tavırları, bunlara örnektir. anladığım kadarıyla kuruluşundan beri batı medeniyeti'nin ortadoğu'daki maşalığını yapmış olan israil'in hizbullah ve de arkasındaki şiilere karşı bu tutumunun sonuçlarını görmeden kimse harekete geçmek istemiyor. sonuçta abd de, araplar da son zamanlarda artan şii dalgasının akıbetinin israilin lübnan'daki başarısına göre belirleneceğini düşünüyor.


bu noktada ise asıl ilginç olan ise israil'in bölgeden çıkmasının kimsenin işine gelmeyeceğidir -savaş karşıtları ve de katliamları kınayan bütün insanlık dışında-. aslında israil'de harekatın başarılı olmadığını kabul ediyor -zaten dün yapılan atamalarla operasyonun eleştirilen yönetim kadrosunda değişiklik yapıldı-. fakat çekilirse bu bölgedeki hizbullah'ın etkinliğini ve de halktaki sempatisini daha da artıracaktır. bu da şiilerin ve iran'ın işine gelecektir. deminden beri söylediğim gibi bu durumdan ilk rahatsız olacak olanların başında da araplar gelecektir. israil'in başarılı olması durumunda ise hizbullah'ın bölgedeki etkinliği zarar görecektir. bu durumdan ise daha geniş perspektifte şiiler rahatsız olacaktır ve de buradaki kayıplarını diğer taraftan kurtarma olasılığı ortaya çıkacaktır. bu diğer taraflarında başta Irak ve İran olmak üzere şii nüfuzunun etkiliği olduğu yerler olacağı kesindir. buralardaki gelişmelerden ilk etkilenecek olanların başında da -"guess who"- bölgeye çakılı kalan ABD'dir.


Görüldüğü gibi mesele hakkında biraz etraflıca düşünüp olayların arkasındaki siyasi dengeler incelenmeye çalışıldığında siyaset denilen işin ne kadar ilginç olduğu ortaya çıkıyor. Lübnan'daki meselelerdeki açılımlara burada bir nokta koyup başka bir yorumdan devam edeyim.


ortadoğu özellikle petrolün bulunduğu günden beri batı medeniyetinin her daim ana meselelerinden birisi olmuştur. 100 yılı birazcık açan bir tarihte devirlerin en önemli siyasi güçleri ortadoğu meselelerinde taraf olmuş ve de etkilemeye çalışmıştır. ikinci dünya savaşına kadar çoğunlukla ingiltere ve onun kadar olmasa da Fransa, ikinci dünya savaşından sonra da ABD ortadoğu'yla yakından ilgilenmiştir. fakat batı medeniyetleri ortadoğu'yu aradan yüz yıl geçse dahi yine çözememiştir. sıradan bir batı insanına göre mesele o kadar da karmaşık değildir. sonuçta ortada çok değerli doğal bir kaynak vardır. onların tek istediği petrolün yerini bulmak, kazmak, çıkarmak, rafine etmek, dağıtmak,satmaktır. ve de bütün bu aşamalarda hiç birşey yapmasına gerek kalmayan -ki yapmakta istemezler, zira o sıcakta nefes almak bile zor- araplar ise karşılığında çok büyük paralar alacaklardır. bu kadar basit olan bu iş yüz yıldır uygulanmaktadır. fakat bu araplar'ın ya da daha doğrusu ortadoğuluların zoru ne?


sorunun cevabı petrolün bulunduğu yüzyıllık asırda değil ondan önceki bir kaç asırda saklıdır. zira batı medeniyeti petrol ve ona benzer diğer gelişmiş üründe bahsedilen onca işi yapabilmek için o asırları çalışarak geçirmiştir. bilim ve teknolojide ilerlemiş, ekonomik ve sosyal açıdan kendini yenilemiştir. peki bu asırlarda ortadoğu insanı ne yapmıştır. o sıcağın altında her ne kadar nefes almak zor olsa da bir şekilde vakit geçmelidir. ve de en iyi vakit politika yaparak geçer -burada"politika" yı siyaset bilimince belirlenen en geniş tanımı dikkate alarak kullanıyorum. Ve de birkaç asırlık tecrübeden olsa gerek bu insanların yaptıkları en iyi iş politikadır, siyasettir. Amerika'yı 90'larda ekonomik açıdan müthiş bir kalkınma sürecine sokan Bill Clinton'ın Yaser Arafat'tan öğrendiği tek şey de budur.


Bu kadar yazdık meseleyi biraz da Türkiye'ye bağlayalım. Aslında Türkiye olarak da bizler de o asırları ortadoğulu din kardeşlerimizle aynı kafada gerçekleştirdik. 17.asırda geri kalmaya başladık, 18.asırda geri kaldığımızı anladık. 19. asırı ise ne yapacağız diye geçirdik. 20.asırda ise nasıl yapacağımızı düşündük. 21.asırda ne olacak?.


Hemen bu perspektifte bugüne dönelim isterseniz. Suud Kralı'nın tarihte ilk defa Türkiye ziyaret etmesi -1960'taki Faysal'ın ziyaretininin içeriği uluslararası olduğu için es geçebiliriz- ve de bunun Lübnan'da olan olaylarla aynı zamana rastlaması sürpriz değil herhalde. Özellikle 11 Eylül sonrasında Batı'da İslam'a karşı olan kutuplaşmadan dolayı bu ülkelerden çekilen ve de son petrol fiyatlarıyla artan "arap sermayesi"nin yeni kapısı için güzel bir yer var: Türkiye. 10 yıl öncesine kadar bu yatırımların merkezi olan Lübnan'ın şu anda "busy" ya da "appear to be offline" olduğu bir durumda Türkiye'nin "available, ready to chat" olmasında yarar var.


Bu yazıyı daha önce www.capaaol.com forum sayfalarında bahsi geçen konu hakkındaki görüşlerimi belirtmek için yazdım. Buralarda da bir kopyasının olmasının iyi olacağını düşündüm.