arapların sessiz kalmasının altında yatan en büyük sebeb arap ülkeleri ile abd arasında var olan ekonomik ya da siyasi işbirliği değildir. bunun altında yatan en büyük sebeb burada üzerinden pek geçilmeyen hizbullah gerçeğidir.
konuda bahsi geçen ülkelerin halkının çoğu sünnilerden oluşmaktadır ve de bu nedenle sünniler tarafından yönetilmektedirler. fakat israil'in hedef aldığı hizbullah ise ortadoğu da şii direnişinin bir simgesidir ve daha önceki eylemlerinde yalnızca israil'i değil bölgedeki sünni etmenlere karşı da mücadele etmiştir. kaldı ki lübnanda yaşanan iç savaş sırasında etnik kimlikler birbiriyle çatışırken bölgedeki şiileri hizbullah ve onun arkasındaki güçlü ülke iran desteklemiştir. yine aynı savaşta şiilere karşı savaşan sünnilerin arkasında ise bahsi geçen arap devletleri vardı. dolayısıyla iç savaştan kalma husumetler ve de şu anki ortadoğuda müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları arapların meseleyi uzaktan takip etmesine ya da birleşmiş milletler çerçevesinde hareket etmeye sevk ediyor.
asıl ilginç olan ise bu süre zarfında hamastan ya da el fetih'ten israil'e yönelik hiçbir saldırı ya da taciz yaşanmamasıdır. diğer arap ülkelerinde olduğu gibi onlar da meseleyi izlemekle yetinmektedir -bu sürede ateşkes çağrısında bulunmaktadırlar fakat kendilerinden "beklenen" fiili bir harekette bulunmamışlardır. buradan da onlara göre meselenin "israil-hizbullah sorunu" şeklinde anlaşıldığını çıkarabiliriz.
tüm bu olaylardan anladığım kadarıyla arap dünyasının ve amerika'nın meseleye biraz daha seyirci kalmasında ortadoğu'da son zamanlarda yükselen şii dalgasının etkileri neden olmaktadır. ırak'ın işgalinin ardından kurulan hükümetlerde şiilerin hakim güç olmaları, öteden beri şii milliyetçiliğinin adeta kalesi olan iran'ın son zamanlarda abd'ye ve israil'e yönelik cüretkar tavırları, bunlara örnektir. anladığım kadarıyla kuruluşundan beri batı medeniyeti'nin ortadoğu'daki maşalığını yapmış olan israil'in hizbullah ve de arkasındaki şiilere karşı bu tutumunun sonuçlarını görmeden kimse harekete geçmek istemiyor. sonuçta abd de, araplar da son zamanlarda artan şii dalgasının akıbetinin israilin lübnan'daki başarısına göre belirleneceğini düşünüyor.
bu noktada ise asıl ilginç olan ise israil'in bölgeden çıkmasının kimsenin işine gelmeyeceğidir -savaş karşıtları ve de katliamları kınayan bütün insanlık dışında-. aslında israil'de harekatın başarılı olmadığını kabul ediyor -zaten dün yapılan atamalarla operasyonun eleştirilen yönetim kadrosunda değişiklik yapıldı-. fakat çekilirse bu bölgedeki hizbullah'ın etkinliğini ve de halktaki sempatisini daha da artıracaktır. bu da şiilerin ve iran'ın işine gelecektir. deminden beri söylediğim gibi bu durumdan ilk rahatsız olacak olanların başında da araplar gelecektir. israil'in başarılı olması durumunda ise hizbullah'ın bölgedeki etkinliği zarar görecektir. bu durumdan ise daha geniş perspektifte şiiler rahatsız olacaktır ve de buradaki kayıplarını diğer taraftan kurtarma olasılığı ortaya çıkacaktır. bu diğer taraflarında başta Irak ve İran olmak üzere şii nüfuzunun etkiliği olduğu yerler olacağı kesindir. buralardaki gelişmelerden ilk etkilenecek olanların başında da -"guess who"- bölgeye çakılı kalan ABD'dir.
Görüldüğü gibi mesele hakkında biraz etraflıca düşünüp olayların arkasındaki siyasi dengeler incelenmeye çalışıldığında siyaset denilen işin ne kadar ilginç olduğu ortaya çıkıyor. Lübnan'daki meselelerdeki açılımlara burada bir nokta koyup başka bir yorumdan devam edeyim.
ortadoğu özellikle petrolün bulunduğu günden beri batı medeniyetinin her daim ana meselelerinden birisi olmuştur. 100 yılı birazcık açan bir tarihte devirlerin en önemli siyasi güçleri ortadoğu meselelerinde taraf olmuş ve de etkilemeye çalışmıştır. ikinci dünya savaşına kadar çoğunlukla ingiltere ve onun kadar olmasa da Fransa, ikinci dünya savaşından sonra da ABD ortadoğu'yla yakından ilgilenmiştir. fakat batı medeniyetleri ortadoğu'yu aradan yüz yıl geçse dahi yine çözememiştir. sıradan bir batı insanına göre mesele o kadar da karmaşık değildir. sonuçta ortada çok değerli doğal bir kaynak vardır. onların tek istediği petrolün yerini bulmak, kazmak, çıkarmak, rafine etmek, dağıtmak,satmaktır. ve de bütün bu aşamalarda hiç birşey yapmasına gerek kalmayan -ki yapmakta istemezler, zira o sıcakta nefes almak bile zor- araplar ise karşılığında çok büyük paralar alacaklardır. bu kadar basit olan bu iş yüz yıldır uygulanmaktadır. fakat bu araplar'ın ya da daha doğrusu ortadoğuluların zoru ne?
sorunun cevabı petrolün bulunduğu yüzyıllık asırda değil ondan önceki bir kaç asırda saklıdır. zira batı medeniyeti petrol ve ona benzer diğer gelişmiş üründe bahsedilen onca işi yapabilmek için o asırları çalışarak geçirmiştir. bilim ve teknolojide ilerlemiş, ekonomik ve sosyal açıdan kendini yenilemiştir. peki bu asırlarda ortadoğu insanı ne yapmıştır. o sıcağın altında her ne kadar nefes almak zor olsa da bir şekilde vakit geçmelidir. ve de en iyi vakit politika yaparak geçer -burada"politika" yı siyaset bilimince belirlenen en geniş tanımı dikkate alarak kullanıyorum. Ve de birkaç asırlık tecrübeden olsa gerek bu insanların yaptıkları en iyi iş politikadır, siyasettir. Amerika'yı 90'larda ekonomik açıdan müthiş bir kalkınma sürecine sokan Bill Clinton'ın Yaser Arafat'tan öğrendiği tek şey de budur.
Bu kadar yazdık meseleyi biraz da Türkiye'ye bağlayalım. Aslında Türkiye olarak da bizler de o asırları ortadoğulu din kardeşlerimizle aynı kafada gerçekleştirdik. 17.asırda geri kalmaya başladık, 18.asırda geri kaldığımızı anladık. 19. asırı ise ne yapacağız diye geçirdik. 20.asırda ise nasıl yapacağımızı düşündük. 21.asırda ne olacak?.
Hemen bu perspektifte bugüne dönelim isterseniz. Suud Kralı'nın tarihte ilk defa Türkiye ziyaret etmesi -1960'taki Faysal'ın ziyaretininin içeriği uluslararası olduğu için es geçebiliriz- ve de bunun Lübnan'da olan olaylarla aynı zamana rastlaması sürpriz değil herhalde. Özellikle 11 Eylül sonrasında Batı'da İslam'a karşı olan kutuplaşmadan dolayı bu ülkelerden çekilen ve de son petrol fiyatlarıyla artan "arap sermayesi"nin yeni kapısı için güzel bir yer var: Türkiye. 10 yıl öncesine kadar bu yatırımların merkezi olan Lübnan'ın şu anda "busy" ya da "appear to be offline" olduğu bir durumda Türkiye'nin "available, ready to chat" olmasında yarar var.
Bu yazıyı daha önce www.capaaol.com forum sayfalarında bahsi geçen konu hakkındaki görüşlerimi belirtmek için yazdım. Buralarda da bir kopyasının olmasının iyi olacağını düşündüm.
2 yorum:
Antiemperyalist mücadele verirken, özgürlük ve demokrasi için de mücadele etmek gerekir. Antikapitalist olmadan antiemperyalist olunmaz. Bu özelliklerin hiçbiri yok Hizbullah’ta.
Şeriatın ve siyasal İslam’ın yol gösterdiği mücadele antiemperyalist olmadığı gibi özgürlükçü ve demokrat da değildir, kesinlikle özgürlükçü ve demokrat olamaz. Hizbullah’ın zaten böyle bir iddiası da yok.
Benim Ortadoğu barışı konusunda hiza ve istikametime baktığım tarihsel ve siyasal bir formül var:
1. Başta Araplar olmak üzere bütün Müslüman devletler, İsrail’in devlet olarak varlığını kabul edecekler;
2. İsrail 1967 savaşından önceki sınırlarına çekilecek ve barış antlaşması imzalanacak.
Özdemir İnce
http://gaykedi.blogspot.com/
Antiemperyalist mücadele verirken, özgürlük ve demokrasi için de mücadele etmek gerekir. Antikapitalist olmadan antiemperyalist olunmaz. Bu özelliklerin hiçbiri yok Hizbullah’ta.
Şeriatın ve siyasal İslam’ın yol gösterdiği mücadele antiemperyalist olmadığı gibi özgürlükçü ve demokrat da değildir, kesinlikle özgürlükçü ve demokrat olamaz. Hizbullah’ın zaten böyle bir iddiası da yok.
Benim Ortadoğu barışı konusunda hiza ve istikametime baktığım tarihsel ve siyasal bir formül var:
1. Başta Araplar olmak üzere bütün Müslüman devletler, İsrail’in devlet olarak varlığını kabul edecekler;
2. İsrail 1967 savaşından önceki sınırlarına çekilecek ve barış antlaşması imzalanacak.
Özdemir İnce
http://gaykedi.blogspot.com/
Yorum Gönder