demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1.10.2008

Demokrasi hakkında...

Uzun bir süredir Alan Greenspan'ın The Age of Turbulence kitabını okumaya çalışıyorum. Kitap hakkında ileride uzun bir posta yayınlayacağım ama (muhtemelen onu iyipara'ya koyarım) kitabın bir yerindeki alıntıyı yapmak istiyorum:



Sayfa 345:
Economic populism is presumed to be an extension of democracy to economics. It is not. Small-d democrats support a form of government in which the majority rules on all public issues, but never in contravention of the basic rights of individuals. In such societies, the rights of minorities are protected from the majority. We have chosen to grant to the majority the right to determine all public policy issues that do not infringe on individual rights.*



Democracy is a messy process, and it certainly is not always the most efficient form of government. Yet I agree with Winston Churchill's quip: "Democracy is the worst form of government except for all those other forms that have been tried from time to time." For better or worse, we have no choice but to assume that people acting freely will ultimately make the right decisions on how to govern themselves. If the
majority makes the wrong decisions, there will be adverse consequences—even, in the end, civil chaos.



Populism tied to individual rights is what most people call liberal Democracy. "Economic populism" as used by most economists, however, refers
implicitly to a democracy in which the "individual rights" qualifier is largely
missing. Unqualified democracy where 51 percent of the people can legally
do away with the rights of the remaining 49 percent, leads to tyranny+ The
term then becomes pejorative when applied to the likes of Peron, who to
most historians is largely responsible for Argentina's long economic decline
after World War II. Argentina is still laboring under that legacy.



The battle for capitalism is never won. Latin America demonstrates
this perhaps more clearly than any other region. Income concentration and
a landed gentry with roots in sixteenth-century Spanish and Portuguese
conquests still foster deep and festering resentments. Capitalism in Latin
America is still a struggle at best.



*We may require supermajorities to implement certain laws. For example, in the United
States, only a supermajority may override a presidential veto—but it was
majorities in the assemblies of the thirteen original states that ratified
the Constitution, choosing to be governed in that manner.



+Many of our Founding Fathers feared that American majority rule without the first ten amendments to the Constitution of the United States of America—our Bill of Rights—would be tyranny.

7.23.2007

Yorum: Adnan Menderes hakkında

Bundan birkaç ay önce bağımsız milletvekillerinin birleşik oy pusulasında yer alması ile ilgili dusunceler.org adlı blogda T. Suat Demren tarafından "27 Mayıs Demokrasinin Dramı" adlı bir yazıya yorum yapmıştım. Aslında yaptığım yorum o konuda bliyaal adlı bir okuyucunun Adnan Menderes hakkındaki iddialarına cevap vermekti. Konuyla ilgisi olanların dikkatini çekeceğini umuyorum:

Efendim,
Suat Bey’in 27 Mayıs darbesini eleştiren yazısına Bliyaal Bey,
Menderes’in demeçlerini ve DP yönetimindeki bazı olayları örnek vererek 27 Mayıs
darbesinin “Türkiye’de demokrasinin önünü açan bir ihtilal” olduğunu iddia
etmiş. TSK içinde emir-komuta zinciri dışında gelişen ve Celal Bayar’ın
tabiriyle “komitecilerin” gerçekleştirdiği bir darbeyi bu ülkenin demokrasi
tarihinde önemli bir adım diye göstermek takdir edersiniz ki çok büyük bir
iddiadır.


27 Mayıs darbesinin, bu ülke için hayırlı mı yoksa fena mı olduğu
konusu darbenin ilk gününden bu güne kadar tartışılan bir konudur ve de bir
yazıda çözümlenemeyecek bir olaydır. Fakat benim burada yapmak istediğim Bliyaal
Bey’in, Fatih Bey ve Suat Bey’e sitem eden “ne Fatih bey ne de Suat bey benim DP
için yazdıklarıma doğrudan cevap verebilmişler” ifadesinden yola çıkarak bu
konulardaki cevap arayışına katkıda bulunmaktır.Öncelikle ilk mesajınızda
vurguladığınız örneklerden en önemlileri konusunda açıklama yapayım.


6-7
Eylül Olayları


Üzerinden 50 yıldan fazla bir zaman geçtiği halde 6-7 olayları
konusu tam anlamıyla kapatılamamıştır. “Atamızın Evi Bomba İle Hasara Uğradı”
adlı İstanbul Ekspress gazetesinin haberi ile başlayan olaylar gerek iç politika
açısından gerekse de Türk-Yunan ilişkileri bakımından dış politikada büyük
gelişmelere sebep olmuştur. Bu nedenledir ki bu olaylara sebep olanlar hakkında
çeşitli senaryolar üretilmiştir. Yunanlılar olayları ateşlemede İngiltere’yi
suçlarken, Türk ordusu –sıkıyönetim ilan edilmesinin ardından İstanbul’un
kontrolü Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından ele alınmıştı- ve hükümeti önceleri
olayları milli değeri olan bir öğeye yapılan saldırının arkasında halkta olan
hezeyan ve galeyan şeklinde ifade ederek tarafları yatıştırmaya çalışmıştır.
Sonraları ise olaylar solcuların provakasyonu şeklinde ifade edilmiştir. Ama en
garip tutum ise bu kadar tartışmalı olan olayların sorumluluğunu Adnan Menderes
ve DP hükümetine yıkmaktır. Türk hukuk tarihinin en ilginç uygulamalarından
birisi olan Yassıada Davaları’nda Yüksek Adalet Divanı’nda olaylardan Adnan
Menderes ve DP iktidarını sorumlu tutmuştur. Fakat davanın seyrinin orduyu da
içine alması –ki yıllar sonra generallerin yaptığı söyleşilerde 6-7 Eylül
olayları Özel Harp Dairesi’nin muazzam bir başarısı şeklinde ifade edilmiştir-
üzerine Yassıada gibi eşine az rastlanır güdümlü bir hukuk sürecinde bile Adnan
Menderes ve diğerleri hakkında iddialar çekilmiştir. Kaldı ki olaylar sırasında
dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya “Memleket buhran içindeyken dış
politikayla ilgilenemeyeceğini” bildiren Menderes onu derhal Türkiye’ye
çağırmış, ve Fatin Rüştü Zorlu İstanbul’a dönerken yanındakilere bu olayların
dışişleri nezdinde yıllardır yapmış oldukları çalışmaların boşa gitmesine sebep
olduğunu belirtmiştir. Bu arada çıkan olaylar yüzünden Menderes’in dönemin
içişleri bakanını ve İstanbul valisini istifaya zorladığı da ayrı bir nottur.


Siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz


Bu da başından beri Adnan
Menderes’in sürekli çarpıtılan ifadelerinden birisidir. Öncelikle böyle bir
ifadeyi böyle tek bir cümle halinde söylemek yerine söylendiği zamanki durum ve
şartlara bakmak gerekir. Nitekim bu söz, Adnan Menderes’in kurduğu ilk hükümet
olan ve dönemin ünlü siyasetçilerini içine alan hükümete karşı şiddetli
eleştirilerin yapıldığı zamanlarda söylenmiştir. Bu dönemde meclisteki DP grubu
bu ünlüler hükümetini şiddetle eleştirmiş onların yerine hükümette DP’nin
kuruluşundan beri çaba sarf eden, parti tabanından gelen kişilerin hükümette
olması gerektiğini vurgulamıştır. Bu baskılar karşısında iyice daralan Adnan
Menderes’e yine muhalif milletvekilleri tarafından çözüm önerisi olarak
kendisinin başkanlığında bu defa parti tabanından gelen, DP’de kuruluşundan beri
yer alan milletvekillerinin yer aldığı bir hükümet kurması önerilmiştir. Bu
öneriyi uygun bir çözüm olarak bulan Menderes, hemen ardından Meclis’e gelerek
içinde bulunulan buhrandan kurtardığı için meclisi övmüş ve burada da örnek
olarak bu sözleri söylemiştir. Kaldı ki o zaman bu sözlere şahit olan kişiler
anılarında bu sözleri o zamanki şartların bir neticesi olarak meclisteki o
atmosferin içinden söylendiğini dile getirmişlerdir. Tabi bir noktada şunu da
vurgulamak gerekir ki meclisin halifeliği getirip getiremeyeceğinin meclisin
yetkisi dışında olduğunu ya da imkânsızlığını iddia edenlerin halifeliği
kaldıranların da yine meclis olduğunu unutmamaları gerekir.


Kara
cübbeliler



Adnan Menderes’in 10 yıllık başbakanlığının ardından akıllarda
kalan en önemli sözlerden birisi de budur. Bunu da 27 Mayıs’ı Eskişehir’deyken
haber aldığında söylemiştir. Şok etkisi yaratan darbeyi soğukkanlılıkla
karşılayan Menderes, profesörlerin darbeyi alkışlamaları hatta kutlamaları ve de
bunların ötesinde Ankara’ya çağrılarak yeni anayasayı yazmaya başlamaları
üzerine bu sözleri etmiştir. Fakat Adnan Menderes’in profesörlere olan
tepkisinin geçmişi vardır. Darbenin, DP iktidara geldiği andan itibaren
planlanmaya başlandığı söylenir hatta Ali Fuat Başgil’in açıklamalarına göre
darbe girişimlerinin 1947′de İnönü’yle başladığı söylenir. Fakat darbenin
fitilini ateşleyen -ne ilginçtir ki- 27 Mayıs’tan bir yıl önce İnönü’nün meşhur
“Şartlar oluşursa TSK’nın müdahalesi kaçınılmaz olur” sözleridir. Ki bu sözlerin
ardından yaklaşık bir yıl boyunca ciddi gösteriler ve çatışmalar yaşanmıştır. Bu
olayların en önemlilerin arkasında da üniversitelerin payı vardır. Hatta
Menderes, birkaç kez üniversite rektörlerine bu durumu sormuş ve onlar da
kendisine “talebe harekete geçince biz durduramayız” şeklinde cevap
vermişlerdir. Aslında yapılan gösterilerin ve çatışmaların ardında onların da
parmağı vardı.


Darbeyi yaptıktan sonra askerin müdahalesinin geçici olduğunu
ifade eden ve 3 ay içinde seçimlerin yapılacağı sözünü veren Cemal Gürsel’e –ki
bunu İsmet İnönü de sıklıkla tembih etmiştir- ve orduya rağmen onların aklını
çelen de ne gariptir ki kurulan 9 kişilik profesörler heyeti olmuştur. Onlara
göre darbe yapmanın da bir yolu yordamı vardır. Darbenin meşru olabilmesi için
DPliler yargılanmalıdır –ki darbenin en önemli aktörlerinden birisi olan Cemal
Madanoğlu, profesörlerin DPlileri kastederek “Bunlar, yarın öbür gün iktidara
gelir, sizi yargılayıp astırırlar” şeklindeki telkinlere işaret etmiş ve 27
Mayıs darbeden “ihtilal”e götüren dönüşüm başlamıştır. Kurulan teknokrat
hükümeti, Milli Birlik Teşkilatı, Yüksek Adalet Divanı ve Yassıada davalarının
tamamı yine bu profesörlerin fikirleridir. Anlaşılan 27 Mayıs’a kadar her şeyi
planlayan fakat 28 Mayıs’a ilişkin akıllarında hiçbir şey olmayan darbeci
subayların imdadına profesörler yetişmiştir. Yani profesörler daha önceleri
yalnızca kitaplardan okudukları, bir nevi akademik bilgileri uygulamak için çok
iyi bir fırsat bulmuşlar ve bunu da kullanmışlardır. Bugünlerde YÖK’ün ve
üniversitelerimizin darbe konusunda bu kadar istekli olmalarında biraz da bu
geçmişten gelen hem akademik hem de pratik birikimlerin etkisi var
herhalde.


Yukarıdaki yazılanlar bile 27 Mayıs ve 27 Mayıs’ın doğrudan
muhatabı olan DP’nin geçtiği süreçle ilgili çok kısa notlardır. Fakat ben şu
anda dikkatinizi son bir noktaya çekmek istiyorum.Zamanında sarf edilen sözleri
ya da olayları, onların oluşmasına zemin hazırlayan -eski tabirle- imkan ve
şeraiti düşünmeden ele almak meseleye sığ bakmaktır. Nitekim ben şimdi kalkıp
burada Atatürk’ün, Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Rusya’ya
gönderdiği mektuplarındaki “Yoldaş Lenin” sözlerini ya da bugünkü İsrail
topraklarında 1937 yılındaki Filistinliler ve Yahudiler arasındaki kanlı
çatışmalara tepki olarak Meclis’te yapmış olduğu konuşmasındaki “Peygamberimizin
son arzusunu, yani Mukaddes toprakların daima İslam Hakimiyetinde kalmasını
temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız” sözlerini cımbızla çekip
aldıktan sonra onu, “Komünist Atatürk” ya da “Peygamber fedaisi dinci Atatürk”
diye itham etmem ne derece doğru olur?


Bilyael Bey’in Menderes’den aldığı
diğer sözleri de yine aynı şekilde içinde bulunulan durum ve şartlar düşünülerek
değerlendirmek gerekir. Son olarak eleştirdiğim bu tutumla ilgili yine bu konuda Taha Akyol’un güzel bir yazısı var. Oraya bakmanızı tavsiye
ederim.