|
|
11.07.2009
Son Okuduğum Kitaplar
2.04.2009
The love
Who can say more about it?
Well, even if this is the case at most of the time, the person you desire irresistibly may not have the same feeling for you. Surely, that person is not in love.
But does it make you not being in love?
That is the question that I am asking myself lately.
From an outside point of view, it might seem a little bit complicated and a little bit twist of words, like a poetic stuff.
Nevertheless, that is the case for me.
So far, my love life has been complicated. Sometimes I feel like I am dissatisfied with it, but I came to realize that I might have enjoy it.
Ok. Some of you may get the idea that I am kind of masochist, but this is not related to punishment or pain...
For some people, love is often associated with patronage… Kind of binding between two persons… Each person owns the other one and does not want to share with others.
But that is not the case for all types of loves. I know most of you does not agree with this.
Maybe, the answer is that love is being irrational when you know that reasoning ends at some point. From this perspective, all of the conflicts I have so far make sense.
See, I answered one of the most difficult questions of mankind just less than 250 words.
1.03.2009
Bloglara cevap verme diyagramı
Diyelim ki şirketiniz, kurumunuz, derneğiniz ya da örgütünüz hakkında benim gibi densizler bloglarında yazı yazdılar. Bu gibi durumda ne yapmayı planlıyorsunuz?
Valla yapılacak çok fazla şey yok. Hemen en yakın mahkemeye başvuruyorsunuz. Aslında Diyarbakır, Hakkari gibi yerlerde elemanlarınız varsa oralara başvurun ki benim gibi gariban blogger’lar oraya kadar gidemeyecekleri için savunma yapamasınlar. Sonrasında Telekomünikasyon Kurumu bloga “Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir” başlıklı tasarımın günün ihtiyaçlarına göre değiştiği güzel bir yazı ekliyorlar. Böylece sorununuz hallledilmiş oluyor.
Tabi, bu Türkiye gibi bir ülkede olan bir uygulama. Elin ABD’sinde böyle bir çözüm yöntemi olmadığı için kurumlar farklı yöntemlere başvuruyorlar.
Aşağıdaki diyagram da ABD Hava Kuvvetleri’nin meseleye ele alış şeklini yansıtıyor. Adamlar üşenmemişler iletişimin standart olması için standart bir prosedür hazırlamışlar. Bu Amerikalılar’da çok salak insanlar yahu! Kahvenin üzerine bile “dikkat çok sıcaktır” şeklinde uyarı yapıp prosedür ortaya koyuyor.
Bak bize! Türk işi bir çözümümüz var. Öyle “evet” ya da “hayır”larla olayı dallandırıp budaklandırmaya ne gerek var? Kapattırıverirsin olur biter.
1.02.2009
Düşün düşün kötüdür işin...
Kanada’da yapılan bir araştırmaya göre insanlar düşündükçe kilo alıyorlarmış:
ANKARA - Kanada’nın Quebec kentindeki Laval üniversitesinde yapılan araştırmaya göre, düşünmenin yarattığı stres çok yemeye yol açıyor. Araştırmada, 14 öğrencinin, kendilerine verilen 3 ödevi yerine getirdikten sonra gıda tüketimleri ölçüldü.
Öğrencilerden ilk ödev olarak oturarak rahatlamaları istendi. İkinci ödevde bir metni okumaları ve sonra özetlemeleri istenen öğrencilerden son ödevlerinde bilgisayarda hafıza ve dikkat gerektiren testleri yapmaları istendi. 45 dakika süren her faaliyetten sonra öğrenciler açık büfeye davet edildi.
Zihinsel faaliyetlerde daha az enerji harcanmasına rağmen yapılan ölçümlerde öğrencilerin, okuma ve özet çıkarmadan sonra 203’ten fazla, bilgisayar testlerinden sonra da 253’ten fazla kalori aldıkları tespit edildi. Oturarak rahatlama ödevindeki kalori alımının ise diğerlerine göre az olduğu belirlendi.
Ben de düşünüyordum niye sürekli kilo alıyorum diye. Meğer kısır bir döngünün içerisine girmişiz!
12.22.2008
Başarı için ne gerekli?
Başarı için ne gerekli?
Facebook’ta bir arkadaşımın yandaki fotoğrafını görünce şöyle bir yorum yapmıştım:
“bu resimde insan vücudunun kusursuzluğunu görüyorum. iyi bir eğitim ve terbiyeyle hemen her şeyi yapılabileceğini gösteriyor. Bu tematik çalışmamla beraber seni de kutluyorum esatçım.”
Tabi, o da sağ olsun şöyle bir cevap yazmış:
“:) tesekkur ettim. gaza geldim... :P”
Yaklaşık 105 kilo birisi olarak benim için bu hareketi yapmak imkânsız gibi bir şey. Ama ben lisedeyken bu adamla hemen hemen aynı fiziksel özelliklere sahiptim. Fakat aradan geçen 10 yıldan sonra işler çok değişmiş…
Bence doğuştan gelen yetenek diye bir şey yok. Ufak tefek farklılıklar dışında hemen hemen her insan aynı donanımla doğuyor. Fakat hayatta farklı alanlarda uzmanlaşmamızı sağlayan tamamıyla çevresel faktörler ve bizim bu çevresel faktörler karşısındaki tepkimiz.
Neyse efendim resim hakkında bu yorumdan sonra beni bu yazıyı yazmaya yönelten asıl sebebe gelebiliriz. O da aşağıdaki video.
Charlie Rose, Big Picture sayesinde keşfettiğim önemli kaynaklardan bir tanesi. Bütün videolarını Google Reader’a düştükçe izlemeye çalışıyorum.
Bu videoda ise Tipping Point, Blink ve son olarak Outliers adlı kitapların yazarı olan Michael Gladwell’le yapılan bir söyleşi var. Yazarı daha önceden duymadıysam da görünümünden tipik bir New Yorker yazarı olduğu anlaşılıyor –arada sırada yazılarımda magazinsel öğeler bulundurmaya çalışıyorum.
Videoyu izlemeye devam ederken Kariyer Yolculuğu’nun şu blog yazısı aklıma geldi. Bir de ben bunları bir yerden hatırlıyorum diyordum…
Video gerçekten çok etkileyici. Yarım saat sürmesine rağmen sıkılmadan ilgiyle izliyorsunuz.
İnanılmaz bir başarı ortaya koymak için –kitapta sanırım bu tür başarılara “outliner” deniyor- aslında yüksek I.Q.’ya ihtiyacınız yok.
Tamam, yeterli bir zekaya sahip olmalısınız –bu da sanırım 120 civarı- fakat işin önemli bir kısmı sıkı çalışma, inanç ve şans.
Videoda Bill Gates, ve Yahudi avukatlar için verilen örnekler gayet ilginç tespitler.
Fakat Asyalıların Matematik’te başarılı olmasının ardında yatan sebep konusunda ise Gladwell’in anlattığı teoriyi çok tutmadım doğrusu. Bence Amerika’daki Asyalıların matematik ve mühendislik gibi alanlarda başarılı olması, bunun ekonomik olarak bir üst sınıfa geçmek için uygun bir yol olması. Anne ve babaları işçi olan ikinci kuşak mühendis ve bilim adamı Amerika’daki Asyalıların çocuklarının gittikçe sanat, edebiyat, tarih gibi alanlarda uzmanlaşması bunun da önemli bir göstergesi.
Herhangi bir alanda başarılı olmak için 10 bin saat çalışma konusuysa verilen keyifli örnekler düşünülürse doğru bir tespit. Kendi kişisel gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki gerek iş hayatında gerekse de akademik dünyada başarılı bulduğum insanların çoğu 10 yıl çizgisini geçmiş insanlar.
Bunun dışında videoda şu sözü çok tuttum: “Experience rich; theory poor!”. Maalesef hayatta çoğu insan çok zengin tecrübeler ediniyor fakat bu tecrübeleri organize edip, düzenli bir birikim haline dönüştürmeyi beceremiyor.
Neyse efendim, gecenin bu saatinde ilham verici bir şeylerle karşılaşmak son derece güzel oldu. Vakit bulunca videoyu izlemenizi kesinlikle tavsiye ederim.
10.14.2008
Orhan Pamuk'un Frankfurt Kitap Fuari konusmasinin ardindan
Orhan Pamuk hakkında en son Nobel Edebiyat Ödülü alırken yaptığı konuşmaya istinaden bir yazı yazdım.
O yazının üzerinden hemen hemen 2 yıl geçti. O yazı site loglarında "Orhan Pamuk hangi kitabıyla Nobel ödülü aldı?" sorusuna cevap arayanlar tarafından tercih edilse de orada farklı şeyler anlatmaya çalışmıştım. Bu arada bu sorunun cevabını arayanlar içn "Nobel Edebiyat Ödülü" herhangi bir kitap üzerine verilmiyor. Yazarın kendisine veriliyor. O yüzden buradan da "Kitaplarıyla Nobel'i hak etmiyor; onunkisi sadece siyasi sebeplerden.." diyen dangalaklara da cevap vereyim istedim. Bir de bana içinde siyasetin olmadığı bir şey söyleyin? Birden fazla insanın karıştığı hiç bir durum siyaset dışında kalamaz; ama herkesin üzerinde anlaştığı siyasi durumlar olabilir.
O bu ödülü almadan önce de Yaşar Kemal bu ödüle en yakın Türk gibi duruyordu. Ben Orhan Pamuk'a göre Yaşar Kemal'i daha çok severim -hatta Facebook'taki profilimde en çok sevdiğim kitaplar listesi onun kitaplarıyla doludur- ama bu ödülü Orhan Pamuk aldı. Maalesef, Nobel koridorlarında gözlerden uzak odalarda da gizli pazarlıklar yapılıyor!
Yok, yok! Ben böyle şeyler ortaya atmayı beceremiyorum. Bir Ahmet Hakan ya da bir Ahmet Çakar değilim yani. Fakat o zamanlar da "Nobel'i bu adamlara verirseler kesin siyasi sebeplerden verirler. Baksana adamın Kürtler için dediklerine!" diyenler vardı. Yoksa, onun Nobel'i alamaması -şimdilik- Yaşar Kemal'in iyi bir Kürt siyaseti yapamadığına mı yormak lazım?
Neyse efendim, biz bu yazının başlığındaki konuya geri dönelim -bu arada şunu farkettim: yazılarımda ancak 3-4. paragrafta girebiliyorum-. Masumiyet Müzesi ile bu günlerde zaten çok konuşuluyor kendisini. Hatta geçen pazar Güneri Civaoğlu'nun -adam yaşlandıkça Jack Nicholson'a daha çok benziyor- bir pazar programında gördüm kendini. Bu arada Güneri Civaoğlu'nun kariyeri de ilginç bir yöne doğru gidiyor. Bir dönemler ana haber bülteninden sonra yaptığı haber yorumu programıyla tanırdık onu. Fakat Engin Ardıç kadar iyi ayar veremediğinden olsa gerek o program çok tutmadı. Şu aralar Milliyet'teki köşesinde bir şeyler karalasa da pek kimsenin ciddiye aldığı birisi değil. O da bunu anlamış olacak ki Pazar günü magazin tadıyla Şeffaf Oda'yla kendi halinde takılıyordu.
Yine de Orhan Pamuk'la yeni yayın dönemine sıkı bir giriş yaptı. Kaçıranların bu programı izlemelerini tavsiye ederim. Şimdi beceriksizler'den linkini koyardım ama gurbetçi kardeşlerimiz dizilerden başka bir şey "capture" etmiyorlar ki.
O programı izlerken Orhan Pamuk'un Türkiye'yi ve Türk insanı ne kadar iyi tanıdığını ve bunu nasıl da iyi bir şekilde bize aktardığını daha iyi kavradım. Özellikle son günlerin önemli konularındaki tespitleri çok da yerindeydi bence. Mesele Ergenekon'u, kadınların Türk toplumundaki yeri, son günlerde yükselen milliyetçiliği, Türk insanın kendi içine kapanışını çok iyi tahlil etti. Ha bunu yaparken iyi bir "uslubu" yokmuş... Ne fark eder? Hatta o söyleşide Frankfurt Fuarı'nda yapacağı konuşmadan da ipuçları vermişti. Yine birileri ayar alacaktı.
Yakında Youtube, Google Video, Soapbox vs. ortamlarına düşecek Frankfurt Fuarı konuşmasını ben çok beğendim. Söz verdiği ayarı da eksiksiz bir şekilde verdi. 301'den "yararlanan" yazarları, "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" psikolojisini, Batının bazı değerlerine "Türk kültürüne ters" deyip soğuk bakmanın nasıl bazen "demokrasi, eşitlik, kadın hakları" gibi kavramların yerleşmemesine neden olduğunu çok güzel bir şekilde anlattı. Hatta bunu yaparken tanıdığımız Orhan Pamuk gibi anlattı. Yine Babamın Bavulu'na benzer bir hikayeydi her şey. Bu da kitap olarak yayınlanırsa hiç şaşırmam. O derece yani.
Tabi bir yerde de Youtube yasağından bahsetti. Eserlerinde eski Türkiye'yi yazabilmek için Youtube'dan eski şarkıları ve filmleri izlediğinden söz etti. Tabi buradan da Youtube'u yasaklayan zihniyete de gönderme yapmayı unutmadı. Harbiden bu Youtube yasağı konusunda bir ülke bu kadar gündeme gelebilir! Normalde Youtube Blog'u yakından takip ediyorum. Eminim Nobel Ödüllü bir yazarın bu sözlerini atlamayacaklardır. "Rezil olduk, rezil!"
Orhan Pamuk'un ardından Abdullah Gül sazı eline aldı ama onun konuşması tipik bir siyasetçi konuşması olduğu için bir şeyler yazmaya değmez. Ama Orhan Pamuk'un onca tesbitlerine rağmen "yine de yazarların önündeki bazı engeller" kalktı sözlerini söylerken sırıtışını onun her zaman ki "gül"eç yüzüne mi yoksa pişkinliğe mi vereyim bilemedim.
10.04.2008
Warren Buffet gozuyle kredi krizi
Warren Buffet'ın Charlie Rose ile yapmış olduğu söyleşi kredi krizi sırasında kabul edilen 750 milyar dolarlık kurtarma planıyla ilgili çarpıcı açıklamalar içeriyor.
Warren Buffet şu aralar gerek Goldman Sachs'ın gerekse de GE'nin kurtarılmasında önemli roller üstlenmiş durumda. Kendisi bu günleri fırsat olarak değerlendiriyor (sanırım bir diğer yatırımcı da Recep Tayyip Erdoğan).
Yaklaşık 1 saat süren bu söyleşi her ne kadar uzunluğu nedeniyle gözünüzü korkutsa da bir çırpıda geçiyor. Özellikle Warren Buffet'ın Amerikan ekonomisi ve market hakkındaki görüşleri ve benzetmeleri gerçekten hoşuma gitti.
Özellikle söyleşinin sonlarına doğru Amerikan vergi sistemine yönelttiği eleştiriler ise daha da ilgimi çekti. Bu kadar zengin bir yatırımcının vergi oranlarındaki adaletsizlikten yakınması ve kendi aleyhine çözümleri önermesi benim kafamda soru işaretleri doğurdu.
Ama yine de şu günlerdeki gelişmeleri yakından takip eden insanlar için mutlaka izlenmesi gereken bir video.
8.10.2008
Alan Greenspan'i nasil bilirsiniz...
Bu blogu yakından takip edenler -tabi RSS yerine arada bir siteye gelmeyi tercih edenler- sağ taraftaki kitap tavsiyesini bilir.
Alan Greenspan'ın The Age of Turbulence kitabını geçen yıl piyasaya çıktıktan birkaç hafta sonra okumaya başladım.
Hayır, bu kitap "Bir kitap okudum, hayatım değişti" tarzında bir kitap olmadı benim için. Eğer hayatımı değiştirebilecek düzeyde bir ekonomi kitabı varsa o da şu aralar okuduğum Nassim Taleb'in The Black Swan adlı kitabıdır. Kitabın dili biraz ağır. Sonuçta yazarının hem istatistikçi, hem felsefeci hem de finansçı olduğunu düşünürseniz bütün bu üç alanda uzman birisini anlamanın ne kadar zor olduğunu anlarsınız.
Alan Greenspan'ın kitabı Türkçe'ye Türbülans Çağı adıyla çevrilmiş. Geçen gün bir arkadaşım bana kitabın okumaya değer olup olmadığını sordu. Ben de ona eğer ekonomi ve siyasetle ilgileniyorsan ve biraz da Alan Greenspan'ın önemli bir aktör olduğunu biliyorsan mutlaka okuman gereken bir kitap demiştim.
Türkçesi ingilizcesine göre biraz daha kolay ve hızlı okunabilir fakat "lost in translation" denen durum olduğu için ve biraz da çeviriyi yapanın olaya hakimiyetine bağlı olduğunuz için İngilizce'si kadar iyi olmayacaktır.
Alan Greenspan kitabı yayınladıktan sonra oluşan gelişmeleri içeren yeni bir baskı hazırlamış. Hatta bu baskı daha yayınlanmadan bazı bölümlerine Economist ulaşmış. Economist'e göre iyi bir libertaryan olan Greenspan, biraz daha devletin bu tür durumlarda müdahale etmesinin yararlı olabileceğini düşündüğüne dikkat çekmiş. Fakat bunun Fed aracılığıyla olmasını doğru bulmadığını söylemiş:
Mr Greenspan says a high-level panel of American financial officials should be given broad power to seize any financial institution whose failure threatens the entire economy, bail out its creditors and close it down. “We need laws that specify and limit the conditions for bail-outs” and do so transparently with taxpayers’ money, “rather than circuitously through the central bank, as was done during the blow-up of Bear Stearns,” he writes in “The Age of Turbulence”.
6.16.2008
Anket Sonucu : EURO 2008i kim kazanir?
EURO 2008 için yapmış olduğumuz anketin sonuçları belli oldu. Anket sonuçlarına göre kupayı Türkiye kaldırır!
Ankete 184 kişi katılmış; katılanların 93'ü de oyunu Türkiye'den yana kullanmış. Her ne kadar Çek Cumhuriyeti karşısında efsanevi bir galibiyet yakalasak da kupaya uzanmamız bir hayli zor.
Türkiye'ye verilen oyların biraz da duygusal olduğunu düşünürsek, ankete katılanlar sırasıyla Portekiz (19), İtalya (14), Fransa (13), Almanya (12), İspanya (9), Hollanda (9) 'ya şans vermiş. Bu oyları görsel olarak değerlendirirsek şöyle bir tablo ortaya çıkıyor:

6.11.2008
Turkiye yeniden bizi umutlandirdi
Yaklaşık 1 saattir İsviçre-Türkiye maçı hakkında yazıyordum fakat bilgisayarın şarjı bitince onca emek boşa gitmiş oldu.
Neyse kısaca yazdıklarımı toparlayalım. Hollanda Maçı sonrası bizim için çift ön liberonun öneminden bahsetmiştim. Nihayet bu maçın 2. yarısında Tümer'in yerine giren Mehmet Topal'la çift ön liberoyu uygulamış olduk. Aslında biraz da bu yazıyı okumadan önce o yazıda milli takım için söylediklerime bakmak lazım!
Fatih Terim nihayet bu maçta Nihat'ı tek forvet oynatmaktan vazgeçti ve yanına ilk yarı Tuncay'ı ikinci yarı da Semih'i koydu. Semih'in oyuna girmesi bizim için çok büyük bir faydaydı. Çünkü hem sırtı dönük oynayıp top tutmayı ve gerektiğinde Nihat ve diğer ortasaha oyuncularına bırakmayı, hem de kanatlardan gelen ortaları etkili bir şekilde değerlendirmeyi başardı.
Maçla ilgili tek anlamadığım Tuncay'ın bu maçta rolünün ne olduğuydu. Özellikle ikinci yarıda ilginç bir şekilde sağ içte gördük kendisini. Maçta görmek istediğim tek şey Tuncay'ın yerine Kazım'ın oynamasıydı. Özellikle sağ back -artık Fatih Terim'in onu sağ back oynatma ısrarından vazgeçmeyeceğini düşündüğümden- Hamit'le birlikte orta sahanın sağında yer alması milli takım için sağ kanatın çok daha verimli kullanılmasını sağlayacaktır. Sol kanatta ise sanırım Arda'nın bugünkü performansından sonra çok da fazla arayışa girmeyecektir Terim.
Yine de bu galibiyet milli takımda bazı şeylerin iyiye gittiğini görmek açısından ilaç gibi geldi. Çekler karşısında umudumuz biraz daha arttı. Fakat Çekler öyle çok da azımsanacak bir takım değil. Bugünkü Portekiz maçı onların özellikle hucum organizasyonlarında ve de duran toplarda ne kadar etkili olabileceklerini gösterdi. Savunma zaafiyetleri var fakat bizim de savunma zaafiyetlerimizin olduğunu unutmamız gerek.
Muhtemelen Milan Baroş ve Koller birlikte çift santrafor olarak görev yapacaktır. Özellikle sağ kanattaki Sionko ve sol kanattaki Plasek çok tehlikeli oyuncular. İşimiz zor ama biz de önce işi zora sokmakla sonra da zoru başarmakta çok iyiyiz!