9.19.2012
Kara Şövalye Yükseliyor üzerine
Filmi biraz da bilerek geç izledim. Zira hemen vizyona girince izleyince sinemalar tıklım tıklım oluyor ve hem doğru koltuğu bulmak zor oluyor hem de sinema izlemek yerine yemek yemeye gelen insanların sayısının fazla oluşu konsantrasyonunuzu bozabiliyor -bence sinemalarda yemek ve içmek yasaklanmalı ya da bu yasağın olduğu seanslar olmalı-.
Film hakkında konuşmaya gerek yok zira büyüyünce daha güzel görünen şey dedik bundan ötesi mi var :D Fakat bir şey dikkatimi çekti. Bane gibi kötü karakterler gerçek hayatta çok daha kolay yetişebiliyor. Mesela Osama Bin Ladin ve El Kaide'yi düşünün. 11 Eylül'de yaptıkları bence Bane'den çok daha büyük bir terör planı. Fakat Batman gibilerini gerçek hayatta asla göremeyiz.
Bu arada filmde çok komik enstantaneler de vardı. Batman gibi kayboluş sahnesi ve Batman'in buna tepkisi, Bane'in adamlarının Batman'e ateş ederken Batman'in geliş sahnesi bana bunu hatırlatınca epey güldüm.
9.17.2011
Türkler hayal etmeye başlarsa
9.08.2011
Önceki yazıları silmeye kıyamadım
Yine de insan bazen bazı konularda düşündüklerini yazmak istiyor... Twitter, Facebook vb. sosyal mecraların da yetmediği durumlar da var galiba...
Bu blogda daha önce hep ingilizce yazıları paylaşmışım. Normalde bundan sonra türkçe yazmayı düşünsem de o yazıları silmeye kıyamadım... Hala daha arama sonuçlarında çıkan bazı yazılar var. Çoğu teknik konu olduğu için yazdığım yazıların bazılarının işine yaradığını düşünüyorum.
Neyse yeniden merhaba dünya...
4.22.2011
Ramos'un çilesi ve bir anı
Bir an çocukluğum gözlerimin önüne geldi... Arabanın altına kaçan topu çıkarma çabaları... Ne günlerdi ya...
Bir de ufak bir anım aklıma geldi. Onu anlatayım...
Mahalle maçları kariyerimin en önemli maçıdır hala daha unutamam...
Aktif futbol hayatım ya kaleci ya forvet olarak devam etmiştir (kaleci olarak gösterdiğim performans o kadar iyi olunca "ben rakip kalecinin nereden gol yiyeceğini daha iyi bilirim" diye mahalle arkadaşlarını kafalayıp sonradan forvet oynamışlığım vardır. Fakat sonumuz Trabzonsporlu Hamdi'ye benzedi ve bu mevkide jubilemizi yaptık)...
Neyse yine arka mahalleyle -mahalle dediysek sokak aslında- önemli bir maç. Ben kalede o kadar iyiyim ki biz yedi tane gol atmışız ama benim kalede tek bir gol yok... Rakip için gol atmak artık bir hırs olmuş... Adamlar farka rağmen bir gol atmak için kıvranıyor... Yine böyle şutlardan birini uçarak çıkartıyorum... Ve top bir arabanın altına gidiyor... İşte Ramos'un bu pozisyonundakine benzer bir hareketle topu alıp iki elimle kalenin önüne gidiyorum... Rakip mahallenin oyuncuları "Hop hop el var, penaltı" diye bağırırken ben "Oğlum kaleciyim lan ben..." deyip degaj yapıyorum... Onlarda kalenin hemen yanındaki arabanın altına giden topu kalecinin alması kurnazlığıyla bir kez daha bana hayran oluyor...
Neyse efendim, sonra her pozisyonda bir o tarafa bir bu tarafa uçan oğlunun kıyafetlerini mahvetmesine dayanamayan annem tarafından yemek yeme bahanesiyle zorla eve çağrılıyorum... Tabi ondan sonra da sokağa çıkmama izin vermiyor... Ben de yemeği yer yemez balkondan bizimkilere bağırıyorum: "İbo ne oldu la gol yedik mi?" diye... Ben yemek yerken iki gol yemişiz... Ama bizim mahallenin tüpçüsü gürültüye dayanamıyor ve çocukları kovunca o maç da öyle bitiyor...
İki gün sora arka sokakta bu sefer deplasmanda maçın rövanşındayız... Kalede yine benim... Biz 3-0 öndeyken gol yiyorum... Çocuklarda bir sevinç... Adamlar yıkıyor ortalığı bana gol attılar diye...
Ramos'un bir fotosundan ne günlere gittik ya... Ama hoş olmuş gerçekten... Helal olsun monteyi yapan arkadaşa... O da bizim yollardan geçmiş...
11.07.2009
Son Okuduğum Kitaplar
|
|
2.04.2009
The love
Who can say more about it?
Well, even if this is the case at most of the time, the person you desire irresistibly may not have the same feeling for you. Surely, that person is not in love.
But does it make you not being in love?
That is the question that I am asking myself lately.
From an outside point of view, it might seem a little bit complicated and a little bit twist of words, like a poetic stuff.
Nevertheless, that is the case for me.
So far, my love life has been complicated. Sometimes I feel like I am dissatisfied with it, but I came to realize that I might have enjoy it.
Ok. Some of you may get the idea that I am kind of masochist, but this is not related to punishment or pain...
For some people, love is often associated with patronage… Kind of binding between two persons… Each person owns the other one and does not want to share with others.
But that is not the case for all types of loves. I know most of you does not agree with this.
Maybe, the answer is that love is being irrational when you know that reasoning ends at some point. From this perspective, all of the conflicts I have so far make sense.
See, I answered one of the most difficult questions of mankind just less than 250 words.
1.03.2009
Bloglara cevap verme diyagramı
Diyelim ki şirketiniz, kurumunuz, derneğiniz ya da örgütünüz hakkında benim gibi densizler bloglarında yazı yazdılar. Bu gibi durumda ne yapmayı planlıyorsunuz?
Valla yapılacak çok fazla şey yok. Hemen en yakın mahkemeye başvuruyorsunuz. Aslında Diyarbakır, Hakkari gibi yerlerde elemanlarınız varsa oralara başvurun ki benim gibi gariban blogger’lar oraya kadar gidemeyecekleri için savunma yapamasınlar. Sonrasında Telekomünikasyon Kurumu bloga “Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir” başlıklı tasarımın günün ihtiyaçlarına göre değiştiği güzel bir yazı ekliyorlar. Böylece sorununuz hallledilmiş oluyor.
Tabi, bu Türkiye gibi bir ülkede olan bir uygulama. Elin ABD’sinde böyle bir çözüm yöntemi olmadığı için kurumlar farklı yöntemlere başvuruyorlar.
Aşağıdaki diyagram da ABD Hava Kuvvetleri’nin meseleye ele alış şeklini yansıtıyor. Adamlar üşenmemişler iletişimin standart olması için standart bir prosedür hazırlamışlar. Bu Amerikalılar’da çok salak insanlar yahu! Kahvenin üzerine bile “dikkat çok sıcaktır” şeklinde uyarı yapıp prosedür ortaya koyuyor.
Bak bize! Türk işi bir çözümümüz var. Öyle “evet” ya da “hayır”larla olayı dallandırıp budaklandırmaya ne gerek var? Kapattırıverirsin olur biter.
1.02.2009
Düşün düşün kötüdür işin...
Kanada’da yapılan bir araştırmaya göre insanlar düşündükçe kilo alıyorlarmış:
ANKARA - Kanada’nın Quebec kentindeki Laval üniversitesinde yapılan araştırmaya göre, düşünmenin yarattığı stres çok yemeye yol açıyor. Araştırmada, 14 öğrencinin, kendilerine verilen 3 ödevi yerine getirdikten sonra gıda tüketimleri ölçüldü.
Öğrencilerden ilk ödev olarak oturarak rahatlamaları istendi. İkinci ödevde bir metni okumaları ve sonra özetlemeleri istenen öğrencilerden son ödevlerinde bilgisayarda hafıza ve dikkat gerektiren testleri yapmaları istendi. 45 dakika süren her faaliyetten sonra öğrenciler açık büfeye davet edildi.
Zihinsel faaliyetlerde daha az enerji harcanmasına rağmen yapılan ölçümlerde öğrencilerin, okuma ve özet çıkarmadan sonra 203’ten fazla, bilgisayar testlerinden sonra da 253’ten fazla kalori aldıkları tespit edildi. Oturarak rahatlama ödevindeki kalori alımının ise diğerlerine göre az olduğu belirlendi.
Ben de düşünüyordum niye sürekli kilo alıyorum diye. Meğer kısır bir döngünün içerisine girmişiz!
12.22.2008
Başarı için ne gerekli?
Başarı için ne gerekli?
Facebook’ta bir arkadaşımın yandaki fotoğrafını görünce şöyle bir yorum yapmıştım:
“bu resimde insan vücudunun kusursuzluğunu görüyorum. iyi bir eğitim ve terbiyeyle hemen her şeyi yapılabileceğini gösteriyor. Bu tematik çalışmamla beraber seni de kutluyorum esatçım.”
Tabi, o da sağ olsun şöyle bir cevap yazmış:
“:) tesekkur ettim. gaza geldim... :P”
Yaklaşık 105 kilo birisi olarak benim için bu hareketi yapmak imkânsız gibi bir şey. Ama ben lisedeyken bu adamla hemen hemen aynı fiziksel özelliklere sahiptim. Fakat aradan geçen 10 yıldan sonra işler çok değişmiş…
Bence doğuştan gelen yetenek diye bir şey yok. Ufak tefek farklılıklar dışında hemen hemen her insan aynı donanımla doğuyor. Fakat hayatta farklı alanlarda uzmanlaşmamızı sağlayan tamamıyla çevresel faktörler ve bizim bu çevresel faktörler karşısındaki tepkimiz.
Neyse efendim resim hakkında bu yorumdan sonra beni bu yazıyı yazmaya yönelten asıl sebebe gelebiliriz. O da aşağıdaki video.
Charlie Rose, Big Picture sayesinde keşfettiğim önemli kaynaklardan bir tanesi. Bütün videolarını Google Reader’a düştükçe izlemeye çalışıyorum.
Bu videoda ise Tipping Point, Blink ve son olarak Outliers adlı kitapların yazarı olan Michael Gladwell’le yapılan bir söyleşi var. Yazarı daha önceden duymadıysam da görünümünden tipik bir New Yorker yazarı olduğu anlaşılıyor –arada sırada yazılarımda magazinsel öğeler bulundurmaya çalışıyorum.
Videoyu izlemeye devam ederken Kariyer Yolculuğu’nun şu blog yazısı aklıma geldi. Bir de ben bunları bir yerden hatırlıyorum diyordum…
Video gerçekten çok etkileyici. Yarım saat sürmesine rağmen sıkılmadan ilgiyle izliyorsunuz.
İnanılmaz bir başarı ortaya koymak için –kitapta sanırım bu tür başarılara “outliner” deniyor- aslında yüksek I.Q.’ya ihtiyacınız yok.
Tamam, yeterli bir zekaya sahip olmalısınız –bu da sanırım 120 civarı- fakat işin önemli bir kısmı sıkı çalışma, inanç ve şans.
Videoda Bill Gates, ve Yahudi avukatlar için verilen örnekler gayet ilginç tespitler.
Fakat Asyalıların Matematik’te başarılı olmasının ardında yatan sebep konusunda ise Gladwell’in anlattığı teoriyi çok tutmadım doğrusu. Bence Amerika’daki Asyalıların matematik ve mühendislik gibi alanlarda başarılı olması, bunun ekonomik olarak bir üst sınıfa geçmek için uygun bir yol olması. Anne ve babaları işçi olan ikinci kuşak mühendis ve bilim adamı Amerika’daki Asyalıların çocuklarının gittikçe sanat, edebiyat, tarih gibi alanlarda uzmanlaşması bunun da önemli bir göstergesi.
Herhangi bir alanda başarılı olmak için 10 bin saat çalışma konusuysa verilen keyifli örnekler düşünülürse doğru bir tespit. Kendi kişisel gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki gerek iş hayatında gerekse de akademik dünyada başarılı bulduğum insanların çoğu 10 yıl çizgisini geçmiş insanlar.
Bunun dışında videoda şu sözü çok tuttum: “Experience rich; theory poor!”. Maalesef hayatta çoğu insan çok zengin tecrübeler ediniyor fakat bu tecrübeleri organize edip, düzenli bir birikim haline dönüştürmeyi beceremiyor.
Neyse efendim, gecenin bu saatinde ilham verici bir şeylerle karşılaşmak son derece güzel oldu. Vakit bulunca videoyu izlemenizi kesinlikle tavsiye ederim.
10.14.2008
Orhan Pamuk'un Frankfurt Kitap Fuari konusmasinin ardindan
Orhan Pamuk hakkında en son Nobel Edebiyat Ödülü alırken yaptığı konuşmaya istinaden bir yazı yazdım.
O yazının üzerinden hemen hemen 2 yıl geçti. O yazı site loglarında "Orhan Pamuk hangi kitabıyla Nobel ödülü aldı?" sorusuna cevap arayanlar tarafından tercih edilse de orada farklı şeyler anlatmaya çalışmıştım. Bu arada bu sorunun cevabını arayanlar içn "Nobel Edebiyat Ödülü" herhangi bir kitap üzerine verilmiyor. Yazarın kendisine veriliyor. O yüzden buradan da "Kitaplarıyla Nobel'i hak etmiyor; onunkisi sadece siyasi sebeplerden.." diyen dangalaklara da cevap vereyim istedim. Bir de bana içinde siyasetin olmadığı bir şey söyleyin? Birden fazla insanın karıştığı hiç bir durum siyaset dışında kalamaz; ama herkesin üzerinde anlaştığı siyasi durumlar olabilir.
O bu ödülü almadan önce de Yaşar Kemal bu ödüle en yakın Türk gibi duruyordu. Ben Orhan Pamuk'a göre Yaşar Kemal'i daha çok severim -hatta Facebook'taki profilimde en çok sevdiğim kitaplar listesi onun kitaplarıyla doludur- ama bu ödülü Orhan Pamuk aldı. Maalesef, Nobel koridorlarında gözlerden uzak odalarda da gizli pazarlıklar yapılıyor!
Yok, yok! Ben böyle şeyler ortaya atmayı beceremiyorum. Bir Ahmet Hakan ya da bir Ahmet Çakar değilim yani. Fakat o zamanlar da "Nobel'i bu adamlara verirseler kesin siyasi sebeplerden verirler. Baksana adamın Kürtler için dediklerine!" diyenler vardı. Yoksa, onun Nobel'i alamaması -şimdilik- Yaşar Kemal'in iyi bir Kürt siyaseti yapamadığına mı yormak lazım?
Neyse efendim, biz bu yazının başlığındaki konuya geri dönelim -bu arada şunu farkettim: yazılarımda ancak 3-4. paragrafta girebiliyorum-. Masumiyet Müzesi ile bu günlerde zaten çok konuşuluyor kendisini. Hatta geçen pazar Güneri Civaoğlu'nun -adam yaşlandıkça Jack Nicholson'a daha çok benziyor- bir pazar programında gördüm kendini. Bu arada Güneri Civaoğlu'nun kariyeri de ilginç bir yöne doğru gidiyor. Bir dönemler ana haber bülteninden sonra yaptığı haber yorumu programıyla tanırdık onu. Fakat Engin Ardıç kadar iyi ayar veremediğinden olsa gerek o program çok tutmadı. Şu aralar Milliyet'teki köşesinde bir şeyler karalasa da pek kimsenin ciddiye aldığı birisi değil. O da bunu anlamış olacak ki Pazar günü magazin tadıyla Şeffaf Oda'yla kendi halinde takılıyordu.
Yine de Orhan Pamuk'la yeni yayın dönemine sıkı bir giriş yaptı. Kaçıranların bu programı izlemelerini tavsiye ederim. Şimdi beceriksizler'den linkini koyardım ama gurbetçi kardeşlerimiz dizilerden başka bir şey "capture" etmiyorlar ki.
O programı izlerken Orhan Pamuk'un Türkiye'yi ve Türk insanı ne kadar iyi tanıdığını ve bunu nasıl da iyi bir şekilde bize aktardığını daha iyi kavradım. Özellikle son günlerin önemli konularındaki tespitleri çok da yerindeydi bence. Mesele Ergenekon'u, kadınların Türk toplumundaki yeri, son günlerde yükselen milliyetçiliği, Türk insanın kendi içine kapanışını çok iyi tahlil etti. Ha bunu yaparken iyi bir "uslubu" yokmuş... Ne fark eder? Hatta o söyleşide Frankfurt Fuarı'nda yapacağı konuşmadan da ipuçları vermişti. Yine birileri ayar alacaktı.
Yakında Youtube, Google Video, Soapbox vs. ortamlarına düşecek Frankfurt Fuarı konuşmasını ben çok beğendim. Söz verdiği ayarı da eksiksiz bir şekilde verdi. 301'den "yararlanan" yazarları, "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" psikolojisini, Batının bazı değerlerine "Türk kültürüne ters" deyip soğuk bakmanın nasıl bazen "demokrasi, eşitlik, kadın hakları" gibi kavramların yerleşmemesine neden olduğunu çok güzel bir şekilde anlattı. Hatta bunu yaparken tanıdığımız Orhan Pamuk gibi anlattı. Yine Babamın Bavulu'na benzer bir hikayeydi her şey. Bu da kitap olarak yayınlanırsa hiç şaşırmam. O derece yani.
Tabi bir yerde de Youtube yasağından bahsetti. Eserlerinde eski Türkiye'yi yazabilmek için Youtube'dan eski şarkıları ve filmleri izlediğinden söz etti. Tabi buradan da Youtube'u yasaklayan zihniyete de gönderme yapmayı unutmadı. Harbiden bu Youtube yasağı konusunda bir ülke bu kadar gündeme gelebilir! Normalde Youtube Blog'u yakından takip ediyorum. Eminim Nobel Ödüllü bir yazarın bu sözlerini atlamayacaklardır. "Rezil olduk, rezil!"
Orhan Pamuk'un ardından Abdullah Gül sazı eline aldı ama onun konuşması tipik bir siyasetçi konuşması olduğu için bir şeyler yazmaya değmez. Ama Orhan Pamuk'un onca tesbitlerine rağmen "yine de yazarların önündeki bazı engeller" kalktı sözlerini söylerken sırıtışını onun her zaman ki "gül"eç yüzüne mi yoksa pişkinliğe mi vereyim bilemedim.


