12.12.2006

Orhan Pamuk'un Nobel Konuşması Hakkında

Az önce Yakup'un tavsiyesine uyup Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü'nü almadan önce yaptığı konuşmanın metnini okudum. Orhan Pamuk, bu konuşmaya "Babamın Bavulu" adını vermiş.


Yazılanları okuyunca Orhan Pamuk hakkında sahip olduğum bazı önyargıları tekrardan sorgulama ihtiyacı hissettim. Özellikle ödülü alacağı açıklanınca yaşanan tartışmaların temelinde ödülün Orhan Pamuk'a siyasi nedenlerden dolayı mı yoksa edebi başarısından dolayı verildiği sorusu vardı. Ki hala daha bunlar tartışılmaya devam ediyor...


Aslında bu yazıyı okuyunca bu sorunun cevabına da ulaşıyorsunuz. En azından ben ulaştım. Bu noktada çıkardığım sonuç şu: Evet Orhan Pamuk romanlarında Türkiye'yi, İstanbul'u daha doğrusu bizi anlatmıştır. Kendisi de yazıda ifade ettiği gibi bunları anlatırken de olaylara olan bakış açısını, yorumlarını, kızgınlıklarını, tepkilerini ortaya koymuştur. Sonuçta Orhan Pamuk'a ödülü kazandıran onca şey arasında bizi anlatırken siyaset yapması da vardır. Fakat bunu yaparken de çok başarılı bir edebi uslub tutturmasıdır. Daha fazla konuşma hakkında yazmak yerine sizi bu yazıyı okumayı tavsiye ediyorum. Bu arada emin olun içinde Türkiye'nin siyaset gündemi ile alakalı hiçbir şey yok. O yüzden tedirgin ulusalcıların içi rahat olabilir.


Bu millet yıllarca "Neden bizim Nobel ödülü sahibi bir bilimadamımız, bir edebiyatçımız yok?" diye bu ödülün hasretini çekti. Ve de bu ödülü alacak ilk Türk'ün ne kadar şanşlı olduğunu düşündü. Ve de herkesin bayram yapacağı, sonunda "Türkün gücünü dünyaya gösterdi" diyeceğimiz bu günü iple çektik durduk.


Neyse bir Türk çıktı ve aslanlar gibi ödülü kaptı. Fakat verdiğimiz tepki çok garipti. Daha doğrusu nasıl bir tepki vereceğimizi gösteremedik. Sanki ulusça üzerimizde büyük bir sessizlik hakimdi, herkes birbirine bakıyordu... Herkes birbirinden tepki bekliyordu. Sessizliğin ardından yavaş yavaş tepkiler gelmeye başladı ve bu ülkede yaşanan her şey de olduğu gibi gazı alan konu hakkında şiddetli bir şekilde atıp tutmaya başladı... Kimisi, "Şerefsizim ben bunun Nobel'i alacağını "Kar" romanını okuyunca söylemiştim, helal sana Orhan Pamuk" dedi. Kimimizde "Milletini satarak, bir yerlere gelmeye çalışan herifin teki işte! Bu ödülü kabul edemeyiz, hatta bu Türklüğe hakarettir" deyip ödülün verilmesi konusunda mahkemeden "yürütmeyi durdurma kararı" almaya çalıştık. Yani tepkiler bir uçtan diğer uca gittikçe çok farklılıklar gösteriyordu...


Benim kişisel görüşümse Orhan Pamuk bu ödülü haketmiştir ve bunu da edebiyatçı kişiliğiyle bir yazar olarak başarmıştır. Bence bu millet bu zamana kadar bir yerlere gelmiş insanlarını aforoz etmekten, yargısız infaz etmekten, ya da darağacına göndermekten vazgeçmelidir.Yani bir an dahi olsa vazgeçelim şu düşünce kalıplarından:


"Birileri düğmeye bastı."

Emekli General Yaşar Paşaoğlu


"Ülkemizi bölmeye çalışan dış mihrakların oyunu!".

Eski Büyükelçi Zafer Arabulucu


"Türk'ün Türk'ten başka dostu yok!"

Eski istihbaratçı Korkmaz Komploman


"AB'ye girmek Türkiye için tek alternatif olmamalı. Diğer alternatifler değerlendirilmeli. Mesela Şangay 5'lisine altıncı olmalı. Derhal NAFTA'ya katılmalı.. Türk Birliği'ni kurmalı. İslam Birliği'ni oluşturmalı. Güneydoğu Asya Kalkınma Paktı'nın altına imzayı yapıştırmalı."

Uusal Stratejist Noyan Çizer

Cep telefonları kanser yapar mı?

Danimarka'da yaşayan herkes üzerinde bir araştırma yapılmış ve bu araştırmanın sonuçlarının InformationWeek'te yapılan değerlendirmelerine göre bilimadamları, cep telefonu kullanımı ile kanser riski arasında doğrudan bir ilişki olmadığını ortaya çıkarmış.


Bu zamana kadar cep telefonunun kullanımı konusunda yapılan en geniş kapsamlı bu araştırma, "cep telefonları kanser yapıyor" diye bu tür teknolojik gelişmeleri kötüleyen insanlara bir cevap olması açısından önemli. Araştırma 1982 ve 1995 yıllarından beri cep telefonu kullanan insanları da kapsadığından dolayı "cep telefonunun kanser yapma etkileri uzun sürede ortaya çıkar" tezlerini de çürütüyor. Bir de araştırmada incelenen cep telefonu kullanıcılarının sayısının 400 bini geçmesi (357,553 erkek, 62,542 kadın, Danimarka'da yukarıda verilen yıllarda cep telefonu kullananların tümü) sonuçlarının genel geçerliliğini kanıtlayan önemli bir veri. Ha unutmadan bir de bu 400 bin kişinin kansere olan yakınlığı tüm Danimarka nüfusunun kansere olan yakınlığı ile de karşılaştırılmış (5,5 milyon).


Dolayısıyla bu haberi okumak cep telefonu kullanırken tedirgin olan birisi olarak beni çok rahatlattı. Gerçi hemen hemen etrafımızdaki çoğu nesne (güneş, toprak, bina) radyasyon yayıyordu fakat cep telefonları onlara göre çok daha fazla radyasyon yayıyor. Fakat görünen o ki cep telefonlarından çıkan bu radyasyonlar insanın DNA'sına etki edecek güçte değil.


İşin geyik kısmı ise makalenin son kısmında bilimadamının cep telefonunun hiç zararı olup olmadığı konusundaki soruya cevaben "evet var, araba kullanırken cep telefonu kullanmak dikkati dağıtabileceğinden kaza yapma riskini artırır" şeklinde cevap vermesi. Doğru ama herhalde bizi tekrar Türk Telekom'a mahkum etmek isteyenler için yeterli değil!

Jack Welch'ten 9 ÖĞÜT

General Electric'in efsanevi CEO'su Jack Welch'i tanımayan yoktur herhalde. Yani en azından az çok endüstriyle ilgilenen dünyadaki şirketlerin gelişimine meraklı insanlar arasında... CNBC-E Business dergisi Aralık sayısında Jack'in 9 öğütüne yer verilmiş. Burada da bir kopyası olsun istedim.


1) YÖNETİCİ DEĞİL LİDER OLUN: Yöneticiler kafa karıştırır, liderler ise ilham verir. Lider kişi, diğerlerini işlerin nasıl daha iyi yapılabileceğine ilişkin açık bir vizyonla teşvik edebilen kişidir.


2) VİZYONUNUZU AÇIKÇA İFADE EDİN: İyi bir lider, çalışanlarına ne yapacaklarını adım adım gösteren bir el kitabı vermek yerine, yeni fikirlerler onlara yaratıcılık aşılar. Gerçek liderliğin temelinde üstün bir vizyon ve insanları yüksek performans göstermeye teşvik edebilme becerisi vardır.


3) AÇIK VE YALIN OLUN: Açık ve yalın mesajlar hedefe daha hızlı ulaşır, sade tasarımlar pazarda daha hızlı yayılır.


4) GERÇEKLERLE YÜZLEŞİN: Liderlerin yaptıkları hataların çoğu gerçeklerle yüzleşmeye istekli olmamalarından kaynaklanır. Gerçeklerle yüzleşmek genelde hoşa gitmeyen şeyleri söylemek ve yapmak olarak algılanır ama işlerin iyiye gitmesinin tek yolu da budur.


5) DEĞİŞİMİ FIRSAT OLARAK GÖRÜN: Değişim, iş dünyasının en büyük gerçeklerinden biridir. Değişime açık olmak, şirketin bir bölümünde belli bir süre için tam bir karmaşa yaratsa da, güçlü olmak için gereklidir.


6) YENİ FİKİRLERE AÇIK OLUN: Yeni fikirler işletmelerin ihtiyaç duyduğu taze kandır. Bir yerlerde birilerinin mutlaka daha iyi bir fikri vardır. O kişiye ulaşmalı, fikrini öğrenmeli ve hızla eyleme geçirmelisiniz.


7) DEĞERLERE ÖNCELİK VERİN: Rakamlara fazla takılmayın. Rakamlar vizyon değil, nihai ürünlerir. Öncelikle ekip yaratmaya, fikirleri paylaşmaya ve insanlara heyecan aşılamaya odaklanın.


8) İŞ SÜREÇLERİNE HERKESİ DAHİL EDİN: Girişimciliğin anahtarı herkesin zekasından yararlanabilmektir.


9) KÜÇÜK ŞİRKETLER GİBİ DAVRANIN: Küçük şirketler muazzam bir rekabet avantajına sahiptir, çünkü tutkuludurlar ve bürokrasiyle vakit kaybetmezler. Büyük hayaller kurar ve çıtayı yüksek tutarlar.

Felix Dennis'ten Zirve Yolu Haritası

Felix Dennis'i tanımayan yoktur herhalde.. Tamam, tamam Jack Welch kadar ünlü olmayabilir fakat yine de ilginç bir yaşam öyküsü var. CNBC-E Business dergisi aralık sayısında onun da yaşam öyküsüne yer vermiş. İsteyenler benim gibi Felix Dennis hakkında daha fazla şeyi oradan öğrenebilir.

Bana ilginç gelen ise "Nasıl Zengin Olunur" kitabının da yazarı olan bu adamın zirve yolu haritası adı altındaki tavsiyeleri.. Buralarda olması işe yarayabilir.


  • Takım ruhu kaybedenlere göredir. Kaybedenleri birbirine kenetler. Bu, işverenlerin faydalı elemanlarını çok para ödemeden masalarına zincirlemek için uyguladıkları bir yöntemdir.
  • Uçuyorsa, yüzüyorsa ya da cinsel ilişkiye giriyorsa kiralayın. Uzun vadede çok daha ucuza gelir.
  • Bugünkü bildiklerimle yeniden yaşasaydım, mümkün olduğu kadar çabuk, 35 yaşıma gelinceye dek rakat yaşamaya yetecek kadar 30 - 40 milyon avro para kazanmaya adardım kendimi. O yaşa geldiğimde derhal her şeyi paraya çevirip emekli olurdum, şiir yazar, ağaç dikerdim.
  • Zaman zaman kamuoyunda başarısız olmaya razı değilseniz, zengin olma şansınız çok az.
  • Özgün olan her zaman en iyi olan değildir. Eğer zengin olmak istiyoorsanız, rakiplerinizi yakından gözleyin ve başarılı bir stratejiyi taklit etmekten utanmayın. Bunu yaptığınız için belki sizi alaya alırlar ama buna değer.
  • Zengin olma maceranızı bir oyun gibi görmezseniz asla zengin olamazsınız.
  • Üst düzey yöneticilerin e-postada saçma sapan haberlerde oyalanarak vakit kaybetlmelerine deli oluyorum.
  • Bordronuzu en dar sayıda tutun. Büro giderlerini iki ayaklılar kabartır.
  • Büyük düşünün, küçük hareket edin.
  • İş yemeğinizin parasını karşınızdaki ödemeyi teklif ediyorsa asla ısrar etmeyin. Gösteriş yapmayı başka zamana bırakın.
  • Resepsiyonda taze çiçek bulundurmak, 150 bin avroluk lüks İtalyan mobilyalarından daha iyi etki yaratır.
  • Zenginler mutlu değildir. Birçok zengin tanıdım ama henüz gerçekten mutlu ve zengin bir adam ya da kadına rastlamadım. Serveti paylaşmak için gelen talepler o kadar can sıkıcı ve o kadar ısrarlı oluyor ki zenginler neredeyse daima kendilerini tecrit etmeye karar veriyorlar.

11.06.2006

İzmir İktisat Kongresi'nden Duyulmamış Maddeler

Geçenlerde Yakup, Atatürk’le ilgili okuduğu Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam adlı kitabının 3. Cildinden birkaç sayfayı benimle paylaştı. Valla İzmir İktisat Kongresi’nde alınan bu kararları daha önce hiçbir yerde duymamıştım. Bazı maddeler hakikaten günümüzde çok garip karşılanacak cinsten. Kaldı ki yazarın kendisi de bu duruma temaşe ediyor. Üşenmeyip buraya da yazdım. Doğruluğunu merak edenler aynı kitabın 346-347 (1985, 8.Basım, Remzi Kitabevi) sayfalarına bakabilirler.


...Misak-i Milli gibi, bir de Misak-i İktisadi kabul edildi. Bu Misak-ı İktisadi, bir iş ve inşa siyasetinin ana hatları olmaktan ziyade, devrin havasına uyan bazı saf heyecan belirtilerinden ve temennilerinden ibaret kaldı. Mesela madde 6’dan şu satırları alalım:


“Hırsızlık, yalancılık, riya (iki yüzlülük) ve tembellik en büyük düşmanımızdır. Taassuptan uzak dindarane bir salabet (dini inanca dayanan bir ahlak sağlamlığı) her şeyde esasımızdır.


Türkler irfan ve marifet aşığıdır. Maarife verdiği kutsiyet dolayısıyla, Mevlüd-u Şerif (Peygamberin doğum günü), kandil gününü, aynı zamanda bir kitap günü olarak kutlarlar.


Türk açık alınla serbestçe çalışmayı sever.


Türkler, hangi sınıf ve mesleklerde olurlarsa olsunlar candan sevişirler.


Türk kadını ve hocası, çocuklarını iktisadi misaka göre yetiştirir.”


Yine aynı kitabın dipnot kısmındaki satırlara ilan verelim:


Kongrenin beyannamesini teşkil eden İktisadi Misak’ın 6. Maddesini vermiştik. Daha bazı maddeler verelim:


Madde 1 – Türkiye, milli hudutları içinde lekesiz bir istiklal ile, dünyanın sulh ve terakki unsurlarından biridir.


Madde 2 – Türkiye halkı milli hakimiyetini kanı ve canı bahasına elde ettiğinden bunu hiçbir şeye feda etmez. Meclis ve hükümetine zahirdir.


Madde 3 – Türkiye halkı tahribat yapmaz. İmar eder. Bütn mesai, iktisaden memleketi yükseltmek gayesine matuftur.


Madde 4 – Türkiye halkı sarfettiği eşyayı mümkün olduğu kadar kendisi yetiştirir. Çok çalışır. Vakitte, servette ve ithalatta israftan kaçar. Milli istihsali temin için icabında geceli gündüzlü çalışır.


Madde 5 – Türkiye halkı ormanlarını evladı gibi sever. Madenlerini kendi milli isthisali için işletir.


Madde 9 – Türk, ecnebi sermayesine aleyhtar değildir.


Madde 10 – Türkler candan sevişirler.


7. Madde, dini günlerin kitap günü olacağı, 8. Madde, güneşi, temizliği, avcılığı sevmek hakkındadır.

8.31.2006

Eksikliklerimiz Artılarımızdır

Japonya'da bir çocuk 10 yaslarindayken bir trafik kazasi geçirmis ve sol kolunu kaybetmis. Oysa çocugun büyük bir ideali varmis . Büyüyünce iyi bir judo ustasi olmak istiyormus.Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yikilan çocugunun büyük bir depresyona girdigini gören babasi, Japonya'nin ünlü bir Judo ustasina gidip yapilacak bir seyin olup olmadigini sormus..

Hoca:

- Getir çocugu ..bir bakalim, demis.Ertesi gün baba-ogul varmislar hocanin yanina..Hoca çocugu süzmüs ve

-Tamam demis..yarin esyalarini getir, çalismalara basliyoruz.


Ertesi gün çocuk geldiginde hocasi ona bir hareket göstermis ve bu hareketi çalis demis. Çocuk bir hafta ayni hareketi çalismis.. Sonra hocasinin yanina gitmis."Bu hareketi ögrendim baska hareket göstermeyecek misiniz?" diye sormus.Hocanin cevabi:

-Çalismaya devam et olmus...2 ay,3 ay,6 ay derken çocuk okuldaki bir yilini doldurmus.. Çocuk bu bir yil boyunca hep o ayni hareketi tekrarlamis. .

Hocanin yanina tekrar gitmis:

-Hocam bir yildir ayni hareketi yapiyorum bana baska hareket göstermeyecek misiniz?

- Sen ayni hareketi çalis oglum . Zamani gelince yeni harekete geçeriz..


2 yil ,3 yil, 5 yil derken çocuk judodaki 10.yilini doldurmus.Bir gün hocasi yanina gelip..."Hazir ol ! " demis.. "Seni büyük turnuvaya yazdirdim. Yarin maça çikacaksin!"..Delikanli sok olmus.. Hem sol kolu yok hem de judo da bildigi tek hareket var. ..Ünlü judocularin katildigi turnuvada hiçbir sansinin olmayacagi düsünmüs ; ama hocasina saygisindan ses çikarmamis...Turnuvanin ilk günü delikanli ilk müsabakasina çikmis. Rakibine bildigi tek hareketi yapmis ve kazanmis. Derken.. ikinci ,üçüncü maç....çeyrek, yari final ve final...Finalde delikanlinin karsisina ülkenin son on yilin yenilmeyen sampiyonu çikmis. .Tam bir üstat delikanli dayanamayip hocasini yanina kosmus..


-Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakin hele..Bende ise bir kol eksik ve bildigim tekbir hareket var..bu kadar bana yeter..bari çikip ta rezil olmayayim izin verin turnuvadan çekileyim..


-Olmaz demis hocasi. Kendine güven,çik dövüs. Yenilirsen de namusunla yenil.Çaresiz çikmis müsabakaya. Maç baslamis.Delikanli yine bildigi o tek hareketi yapmis ve tak.!Yenmis rakibini sampiyon olmus. Kupayi aldiktan sonra hocasinin yanina kosmus:


-Hocam nasil oldu bu is? Benim bir kolum yok ve bildigim tek bir hareket var. Nasil oldu da ben kazandim.?


-Bak oglum 10 yildir o hareketi çalisiyordun. O kadar çok çalistin ki , artik yeryüzünde o hareketi sende daha iyi yapan hiç kimse yok. Bu bir, ikincisi de o hareketin tek bir karsi hareketi vardir.Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutmasi gerekir.!Bunu anlatan dostumuz bir de sunu ekledi: Insanlarin eksiklikleri bazen ,ayni zamanda en güçlü taraflari olabilir: Ama yeter ki bu eksiklik kafalarinda olmasin...

8.17.2006

Finansbank Kredi Kartı Kullanıcılarını Çok Seviyor

Amerika'da internet erişimi hizmeti sunan AOL (American Online) 'nın kullanıcıları, üyeliklerini telefonla iptal ettirmek istediklerinde, müşteri temsilcilerinin lafı mümkün olduğunca uzatarak müşterilerini yıldırıp vazgeçirdikleri Amerikan halkı için bilinen bir gerçektir: http://youtube.com/watch?v=xIVZ9b0RgmY


Böyle şeyler sadece Amerika'da mı olur diyorsunuz? Gelin bir de ülkemizdeki duruma bakın.


Bir yandan basın ve tv kuruluşlarımız, sendikalarımız, sivil toplum kuruluşlarımız bilinçsiz kredi kartı kullanımı ile ilgili vatandaşlarımızı uyaradursun; bu baskılardan hükümet kredi kartı kullanımı azaltmak için yeni kanunlar çıkaradursun, bir yandan da bankalarımız hala daha kredi kartı kullandırmak için müşterilerine cazip teklifler sunmaya devam ediyor.


Burada da bizzat şahit olduğum bir olaydan bahsedeceğim. Kahramanlarımız kredi kartlarının sahibi babam, onu kredi kartları konusunda bilinçlendirmeye çalışan oğlu yani ben ve bir de bir kaç Finansbank müşteri temsilcisi...


Efendim olaylar bundan bir bir buçuk yıl önce, babanın kredi kartının son kullanma tarihi yaklaşınca başlıyor... Birgün Finansbank'tan bir müşteri temsilcisi hanımımız arar, babaya bu durumu hatırlatır ve en yakın zamanda yeni kartının gönderileceğini söyler. Hatta bu hanımın babaya hoş bir sürprizi de vardır. Artık kendisi bir GOLD kart sahibidir, harcasın, harcasın daha çok harcasın, harcadıkça daha çok kazansın(!) diye.. "Eski kredi kartı ne olacak?" diye sorar baba. Cevap çok basittir: "Son kullanma tarihi geçince kapatılacak hiçbir yerde geçerli olmayacak". Çok güzel..


Çok geçmeden yeni altın sarısı kartlar gelir, harcamalar devam eder. Ve aradan birkaç ay daha geçer, ama o da ne?. Eski CLASSIC diye tabir edilen kartların yenileri de gelir. Hem de son kullanma tarihi birkaç sene daha uzatılarak.. Herhalde bir yanlışlık oldu denilir ve olayın üzerinde durulmaz. Fakat birkaç ay sonra bankanın hiç kullanılmayan klasik kartlarına içinde sadece yıllık kullanım aidatı olan "çok cüzi" miktarda bir ekstre gelir. Herhalde bu geçtiğimiz sene için der baba ve ekstreyi öder. Bu arada bu klasik kartlar da yastık altında saklanmaktadır.


Aradan bir yıl geçer ve geçen ay yine bir ekstre gelir. Tahmin ettiniz değil mi? Yabancı sermaye deyip yunanlılara sattığımız bankamızdan karta dair yıllık ücret talep edilmektedir. Yine miktar cüzi olup 25 YTL kadardır. Tabi, hiç kullanmadığı kart için yıllık ücret gelince "okumuş çocuktur anlar" deyip durum oğula açılır. Oğul da zaten kredi kartını kullanmadığından bankayı arayıp kredi kartlarını iptal ettirmesinin iyi olacağını tavsiye eder. Banka aranır ve telefondaki "hanıma" durum izah edilir. "Ama," der hanımkızımız, "Önce bu ekstreyi ödemelisiniz, ondan sonra tekrar arayın kartınızı iptal edelim". "Nasıl olur?" der baba ve de "Bu geçtiğimiz yıl için alınan bir ücret beyefendi" der yine bu "hanımkızımız". "Peki" der baba ve ertesi gün oğluna parayı yatırmasını söyler. Oğul da teknolojiyi kullanıyor ya girer bankanın internet sitesine parayı yatırır ve nasıl olsa iptal olacak bari bu puanları Gold karta aktarayım" der. 300 puan da puandır sonuçta. Neyse ertesi gün akşamı tekrar aranır banka. Bu sefer karşı tarafta sektöre MT olarak ama büyük hayalleri olan, kariyer basamaklarını tek tek çıkmayı planlayan bir delikanlı vardır: "Beyefendi, başvuru kaydınızı aldım, yarın gün içinde size döneceğiz" der ve kapatır.


Aradan bir hafta kadar geçer. "Yahu baba, ne oldu kredi kartı işi, aradılar mı seni?" diye olayı soran oğula baba "Bak gördün mü yarın ararız dediler, hala aramadılar" diye cevap verir. Oğul bu cin gibidir. Üniversitede okumaktadır, az çok stajlarda, derslerde falan öğrenmiştir bu alemi... rekabet çok büyük boyuttadır... Bankalar kıyasıya mücadele ediyordur vatandaşlarımıza daha fazla harcatmak için, harcatırken kazan(dır)mak için...


Oğlunun telkinleri sonuç verir, "Şey ben kredi kartımı iptal ettirmek için rahatsız etmiştim, durumunu soracaktım" diye halini arzı endam etmeye çalışan babaya etkili ve inandırıcı konuşma konusunda onlarca seminere katılmış, kişisel gelişiminin zirvesinde bir insandan geldiği anlaşılan tok bir ses yanıt verir:.


"Beyefendi, bu işler bir hafta 10 gün sürer, Merak etmeyin, bu hafaiçinde biz size döneceğiz."


"Peki" der baba "İyi akşamlar efendim" der ve kapatır. Emekliliği için gün sayan, yıllarını işçi olarak tüketmiş babadan başka ne beklenir ki? Devlet kapısında el pençe durmayı ilk kural bellemiş, asıl sahibi olduğu kurumlarda bile el üstünde tutulacak yerde o kurumları, şirketleri yöneten kişilere karşı mahçup, saygıda kusur etmemiş bir vatandaştır kendisi en nihayetinde... Bu ülkede işçi, köylü, vatandaş, devlete ve onun temsilcilerine karşı hep korkarak yaklaşmıştır. Özel sektör aldı başını gidiyor gitmesine de vatandaş hala daha olayı anlayamamış, bir kaç on yıl geride kalmıştır, özel sektör de olsa tok sese sahip insanlara karşı nasıl davranılması gerektiğini iyi bilir vatandaş.


-Nasıl konuştun öyle ya baba? Sen müşterisin, müşteri ne demek? Müşteri her şeyden üstündür. Hangi devirde yaşıyoruz, biraz daha sert olup hakkını arasana!" diye kendini yer oğul. CRMden, müşteri memnuniyetinden, müşteri odaklılıktan hiç mi haberi yoktur şu babanın? "Ah, der şimdi ben olacaktım o telefonda", ama eli ekmek tutmaya başlamamıştır daha, okumaktadır bir üniversitede...


Aradan birkaç hafta daha geçer ve babayla oğulun beraber oturduğu bir zamanda babanın aklına durum gelir:


-"Bugün beni Finansbank'tan aradılar oğlum!"

-"Söyle bana iptal ettirdin di mi kartı?"

-"Dur bir dakika ya, bak şimdi adam dedi ki..."

-"Ya baba inanmıyorum ya, ne dedi? ne?"

-"Dedi ki.. Hani bizim ödediğimiz yıllık var ya o önümüzdeki sene içinmiş...

"Madem ödemişsiniz beyefendi, niye iptal ediyorsunuz ki.. Hem türlü türlü şey olabilir bu hayatta. Gold kartınızın "chip"i bozulabilir, yanınızda bir tane yedek bulunsun, lazım olur" dedi bana... ...


Ulan bu memlekette kredi kartı olan bir insan sanki sadece bir tane taşıyor ya? Biri bozuldu mu -ki kredi kartı nasıl bozulur?- öteki bankanınki ile alırsın. Olur mu???? İşlem öbür bankaya yazılır. Kar ona gider. O kullandırmış olur krediyi... Yok yok, yedeğini de göndermek şart oldu bu memlekette vatandaşa.. Baksana bu kadar kullanıma iyi dayanıyor şu melet...


-Sen de bunu yedin he?" der oğul iyice sinirlenmiştir artık.


-Yer miyim oğlum? Adam 50 milyonluk puan koydu karta. 50 milyon. İlk harcamada kullanabilecekmişim.


-Tamam ya, baba, bırak ya tamam sus, daha fazla dinlemek istemiyorum. Hadi sen işe gitsene ya.. Bak geç kalıyorsun...


50 milyonmuş, chipi bozulurmuş... Ne ala memleket ya.. Ondan sonra bu memleket niye kalkınmıyor? Biz de bu tür yaklaşım olduktan sonra... Ah baba eğitim eğitim diyorsun okumuş adamın sözünü de dinlemiyorsun ki... Böyle açılımlara kulak ver. CRM ağladı be..


Evet dostlar, biz burada istediğimiz kadar atalım tutalım, dolar kuru şöyle, cari açık çok böyle diye... bu kadar reel faizle bu borç yükü kalkmaz diye... dış piyasalarmış, sıcak paraymış, ülkemiz üzerinde kötü emelleri olan dış mihraplarmış, hepsi hikaye... Kafalar değişecek önce kafalar.. Hala anlamadınız mı? Sorun biz de... biz de.. Benim işçim değişecek, benim köylüm değişecek, benim gencim değişecek, benim bankacım değişecek, benim bankam değişecek... Yani hepimiz, vatandaş değişecek..


Yoksa NE OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ?


NOT: Be yazıyı ANET'in haber gruplarında ekonomi grubuna atmıştım. Buralarda da bir kopyasının olmasını uygun gördüm.

8.15.2006

Arap Dünyası Neden Sessiz?

arapların sessiz kalmasının altında yatan en büyük sebeb arap ülkeleri ile abd arasında var olan ekonomik ya da siyasi işbirliği değildir. bunun altında yatan en büyük sebeb burada üzerinden pek geçilmeyen hizbullah gerçeğidir.


konuda bahsi geçen ülkelerin halkının çoğu sünnilerden oluşmaktadır ve de bu nedenle sünniler tarafından yönetilmektedirler. fakat israil'in hedef aldığı hizbullah ise ortadoğu da şii direnişinin bir simgesidir ve daha önceki eylemlerinde yalnızca israil'i değil bölgedeki sünni etmenlere karşı da mücadele etmiştir. kaldı ki lübnanda yaşanan iç savaş sırasında etnik kimlikler birbiriyle çatışırken bölgedeki şiileri hizbullah ve onun arkasındaki güçlü ülke iran desteklemiştir. yine aynı savaşta şiilere karşı savaşan sünnilerin arkasında ise bahsi geçen arap devletleri vardı. dolayısıyla iç savaştan kalma husumetler ve de şu anki ortadoğuda müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları arapların meseleyi uzaktan takip etmesine ya da birleşmiş milletler çerçevesinde hareket etmeye sevk ediyor.


asıl ilginç olan ise bu süre zarfında hamastan ya da el fetih'ten israil'e yönelik hiçbir saldırı ya da taciz yaşanmamasıdır. diğer arap ülkelerinde olduğu gibi onlar da meseleyi izlemekle yetinmektedir -bu sürede ateşkes çağrısında bulunmaktadırlar fakat kendilerinden "beklenen" fiili bir harekette bulunmamışlardır. buradan da onlara göre meselenin "israil-hizbullah sorunu" şeklinde anlaşıldığını çıkarabiliriz.


tüm bu olaylardan anladığım kadarıyla arap dünyasının ve amerika'nın meseleye biraz daha seyirci kalmasında ortadoğu'da son zamanlarda yükselen şii dalgasının etkileri neden olmaktadır. ırak'ın işgalinin ardından kurulan hükümetlerde şiilerin hakim güç olmaları, öteden beri şii milliyetçiliğinin adeta kalesi olan iran'ın son zamanlarda abd'ye ve israil'e yönelik cüretkar tavırları, bunlara örnektir. anladığım kadarıyla kuruluşundan beri batı medeniyeti'nin ortadoğu'daki maşalığını yapmış olan israil'in hizbullah ve de arkasındaki şiilere karşı bu tutumunun sonuçlarını görmeden kimse harekete geçmek istemiyor. sonuçta abd de, araplar da son zamanlarda artan şii dalgasının akıbetinin israilin lübnan'daki başarısına göre belirleneceğini düşünüyor.


bu noktada ise asıl ilginç olan ise israil'in bölgeden çıkmasının kimsenin işine gelmeyeceğidir -savaş karşıtları ve de katliamları kınayan bütün insanlık dışında-. aslında israil'de harekatın başarılı olmadığını kabul ediyor -zaten dün yapılan atamalarla operasyonun eleştirilen yönetim kadrosunda değişiklik yapıldı-. fakat çekilirse bu bölgedeki hizbullah'ın etkinliğini ve de halktaki sempatisini daha da artıracaktır. bu da şiilerin ve iran'ın işine gelecektir. deminden beri söylediğim gibi bu durumdan ilk rahatsız olacak olanların başında da araplar gelecektir. israil'in başarılı olması durumunda ise hizbullah'ın bölgedeki etkinliği zarar görecektir. bu durumdan ise daha geniş perspektifte şiiler rahatsız olacaktır ve de buradaki kayıplarını diğer taraftan kurtarma olasılığı ortaya çıkacaktır. bu diğer taraflarında başta Irak ve İran olmak üzere şii nüfuzunun etkiliği olduğu yerler olacağı kesindir. buralardaki gelişmelerden ilk etkilenecek olanların başında da -"guess who"- bölgeye çakılı kalan ABD'dir.


Görüldüğü gibi mesele hakkında biraz etraflıca düşünüp olayların arkasındaki siyasi dengeler incelenmeye çalışıldığında siyaset denilen işin ne kadar ilginç olduğu ortaya çıkıyor. Lübnan'daki meselelerdeki açılımlara burada bir nokta koyup başka bir yorumdan devam edeyim.


ortadoğu özellikle petrolün bulunduğu günden beri batı medeniyetinin her daim ana meselelerinden birisi olmuştur. 100 yılı birazcık açan bir tarihte devirlerin en önemli siyasi güçleri ortadoğu meselelerinde taraf olmuş ve de etkilemeye çalışmıştır. ikinci dünya savaşına kadar çoğunlukla ingiltere ve onun kadar olmasa da Fransa, ikinci dünya savaşından sonra da ABD ortadoğu'yla yakından ilgilenmiştir. fakat batı medeniyetleri ortadoğu'yu aradan yüz yıl geçse dahi yine çözememiştir. sıradan bir batı insanına göre mesele o kadar da karmaşık değildir. sonuçta ortada çok değerli doğal bir kaynak vardır. onların tek istediği petrolün yerini bulmak, kazmak, çıkarmak, rafine etmek, dağıtmak,satmaktır. ve de bütün bu aşamalarda hiç birşey yapmasına gerek kalmayan -ki yapmakta istemezler, zira o sıcakta nefes almak bile zor- araplar ise karşılığında çok büyük paralar alacaklardır. bu kadar basit olan bu iş yüz yıldır uygulanmaktadır. fakat bu araplar'ın ya da daha doğrusu ortadoğuluların zoru ne?


sorunun cevabı petrolün bulunduğu yüzyıllık asırda değil ondan önceki bir kaç asırda saklıdır. zira batı medeniyeti petrol ve ona benzer diğer gelişmiş üründe bahsedilen onca işi yapabilmek için o asırları çalışarak geçirmiştir. bilim ve teknolojide ilerlemiş, ekonomik ve sosyal açıdan kendini yenilemiştir. peki bu asırlarda ortadoğu insanı ne yapmıştır. o sıcağın altında her ne kadar nefes almak zor olsa da bir şekilde vakit geçmelidir. ve de en iyi vakit politika yaparak geçer -burada"politika" yı siyaset bilimince belirlenen en geniş tanımı dikkate alarak kullanıyorum. Ve de birkaç asırlık tecrübeden olsa gerek bu insanların yaptıkları en iyi iş politikadır, siyasettir. Amerika'yı 90'larda ekonomik açıdan müthiş bir kalkınma sürecine sokan Bill Clinton'ın Yaser Arafat'tan öğrendiği tek şey de budur.


Bu kadar yazdık meseleyi biraz da Türkiye'ye bağlayalım. Aslında Türkiye olarak da bizler de o asırları ortadoğulu din kardeşlerimizle aynı kafada gerçekleştirdik. 17.asırda geri kalmaya başladık, 18.asırda geri kaldığımızı anladık. 19. asırı ise ne yapacağız diye geçirdik. 20.asırda ise nasıl yapacağımızı düşündük. 21.asırda ne olacak?.


Hemen bu perspektifte bugüne dönelim isterseniz. Suud Kralı'nın tarihte ilk defa Türkiye ziyaret etmesi -1960'taki Faysal'ın ziyaretininin içeriği uluslararası olduğu için es geçebiliriz- ve de bunun Lübnan'da olan olaylarla aynı zamana rastlaması sürpriz değil herhalde. Özellikle 11 Eylül sonrasında Batı'da İslam'a karşı olan kutuplaşmadan dolayı bu ülkelerden çekilen ve de son petrol fiyatlarıyla artan "arap sermayesi"nin yeni kapısı için güzel bir yer var: Türkiye. 10 yıl öncesine kadar bu yatırımların merkezi olan Lübnan'ın şu anda "busy" ya da "appear to be offline" olduğu bir durumda Türkiye'nin "available, ready to chat" olmasında yarar var.


Bu yazıyı daha önce www.capaaol.com forum sayfalarında bahsi geçen konu hakkındaki görüşlerimi belirtmek için yazdım. Buralarda da bir kopyasının olmasının iyi olacağını düşündüm.

8.14.2006

Fever

Nowadays, I have been listening the soundtracks of notorious TV series : Nip / Tuck. The songs are all awesome. Especially, I like the song named "Fever". I have listened the same song from others (Madonna, Bon Jovi, etc), but I gotta tell you that Daniel Ash really rocks. Here, I will write the lyrics. By the way, the lyrics are perfect for me since I have been feeling fever for very special person :)

Fever
Never know how much I love you,
never know how much I care
When you put your arms around me,
I get a fever that's so hard to bear
You give me fever -


when you kiss me, fever when you hold me tight
Fever - in the the morning, fever all through the night.

Sun lights up the daytime, moon lights up the night
I light up when you call my name,
and you know I'm gonna treat you right
You give me fever -

when you kiss me, fever when you hold me tight
Fever - in the the morning, fever all through the night.

Everybody's got the fever, that is something you all know
Fever isn't such a new thing, fever started long ago.

Romeo loved Juliet,
Juliet she felt the same
When he put his arms around her,
he said "Julie baby you're my flame"

You give me fever, when we kiss me, fever with thy flaming youth
Fever - I'm afire, fever yes I burn for year.

Captain Smith and Pocahontas had a very mad affair
When her Daddy tried to kill him, she said "Daddy-baby don't you dare"
He give me fever -

with his kisses, fever when he holds me tight
Fever - I'm his Missus, Oh daddy won't you treat him right.

Now you've listened to my story, here's the point I have made:
Chicks were born to give you fever, be it Fahrenheit or Centigrade
They give you fever -

when you kiss them, fever if you live and learn
Fever - till you sizzle, what a lovely way to burn.
What a lovely way to burn.
What a lovely way to burn.

Knowledge versus Information

"... Information, by itslef, is not knowledge. Knowledge is evidenced by the ability to make predictions."
Amitava, when he describes third component of the Deming's System of Profound Knowledge.